Feridun ÖNCEL

Misiad Genel Baskanı

Feridun Öncel

HAKKIMDA

12 Eylül 1954 yılında Şanlıurfa’da doğdu. İlk ve Ortaokulu Şanlıurfa’da, liseyi İstanbul’da İhsan Mermerci Lisesini bitirdi. Üniversite öğrenimini, Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde tamamladı. Halen, Başkent İktisatçılar Derneği Genel Başkanı, Türk Dünyası Kurultay Delegesi. Feridun Öncel,1995 Yılı Genel Seçimlerinde MHP 1. sıra Şanlıurfa Milletvekili adayı oldu. 1995-1998 yılları arasında Şanlıurfa MHP İl Başkanlığı yaptı.Çeşitli dergi ve internet gazetelerinde makaleler yazıyor.


Feridun Öncel’in Genel Başkanlığını yaptığı Memeleketçi Sanayici İş Adamları Derneği, Başkent İktisatçılar Derneği, Mum Gibi Yanan Kerkük , Ermeni Soykırım Yalanı , Vatan Namustur Satılamaz, Türk Telekom’un Satılışı (Özelleştirme) , AİHM Kararı, AB Macerası, Küresel Sermayenin Ürünlerine Boykot Çağrısı ve Uyuşturucu Madde Kullanımı’nın zararlarına ilişkin raporlar düzenleyerek bunları kamuoyu ile paylaştı. Bu çalışmalar nedeni ile gerek yurt içinden gerekse yurtdışındaki vatandaşlarımızdan binlerce teşekkür ve övgüler almıştır.

Ad Soyad Feridun ÖNCEL
D.Tarihi 12 Eylül 1954
Memleket Şanlıurfa
E-posta f.oncel@misiad.org.tr
Telefon +90 (0312) 440 1111
Website www.feridunoncel.com

Yayınlarım

  • KİTAPLARIM

    • İşaret Fişekleri

      Sayfa:240 - Basım Yılı:2012 - Dili:Türkçe - Yayınevi: Sistem Ofset Yayıncılık

      "Mutlaka belirtmem gereken bir şey var: Beni, fikirlerimi, algımı önemseyen dostlarıma, ülküdaşlarıma, hemşehrilerime, genç kardeşlerime bir şeyler söyleme ihtiyacı ortaya çıktığında yazılarımla ulaştım onlara. Bu sebeple kitabımın adını "İşaret Fişekleri" koydum...Dilerim zamanında birer işaret fişeği olmuştur yazılarım. Onca emek ve çabanın semeresi bu olsa yeter."

    • Meseleler-Çözümler Türkiye

      Sayfa:156 - Basım Yılı:2008 - Dili:Türkçe - Yayınevi: Cinius

      "Feridun Öncel, kitabında yazdığı gibi yanlış kimliklerle kamuoyuna pompalanmış, yanlış tanıtılmış bir arkadaşım. Delikanlılığını, civanmertliğini, gözü karalığını ve kimi uyuşturucu ve mafyamsı teşekküllere olan mücadelesini yanlış değerlendirip onu diğerleriyle benzeştirmeğe çalışanlar oldu...

    • Geleceğe Notlar

      Sayfa:168 - Basım Yılı:2010 - Dili:Türkçe - Yayınevi: Sistem Ofset Yayıncılık

      Öncel'in, "Fikir Namusu Taşıyanlar İçin" kaleme aldığı yazılarının derlemesinden oluşan Geleceğe Notlar, Sistem Ofset Yayıncılık tarafından okura sunuldu. Daha önce yayınlanan "Meseleler Çözümler Türkiye" isimli kitabının bir tür tamamlayıcısı olan Geleceğe Notlar'da Feridun Öncel, tarihe bir nevi dipnot düşmeyi ve fikirlerini gelecek nesillere taşımayı amaçladı.

  • SUNUMLARIM

  • Yazılarım

    • YENİ BAŞLANGIÇLAR DİLERKEN

      2 Ekim 2014

      Özellikle dış çemberimizdeki dünya yeniden kuruluyor sanki…


      Kuzeyimiz artık eskisi gibi değil. Sovyetler Birliği’nin boşalttığı veya boşaltmak zorunda kaldığı coğrafyanın tamamına şu veya bu şekilde “çöken” Rusya, şimdi de burada serseri mayın gibi dolaşıyor. Kime, ne zaman, nasıl çarpacağı belli değil. Gürcistan’a birkaç yıl önce müdahale edip ülkeyi parçalamıştı. Tanklarla girdi, istediği parçayı kopardı. Ukrayna, aynı şekilde baştan başa problemli birkaç yıldır. Ülkede Rusya yanlısı Ukrayna vatandaşları var ve bunlar Rusya’nın destekleriyle resmi orduya karşı savaşıyor. Burada bizi direk ilgilendiren yerler var. Kırım bölgesi de bunlardan birisi ve ne yazık ki, uluslararası hiçbir kaidenin işlemediği Rusya’nın çatısı altına girmiş durumda. Azerbaycanlı soy ve dindaşlarımız ile Ermenilerin aralarında gittikçe artan gerilimi, zaman zaman çatışmaya dönen hesaplaşmayı da heyecan ve merakla izliyoruz. Bu ihtilafın da nereye gideceğini kestirebilmek güç. Azeri kardeşlerimiz işgal altındaki öz topraklarına kavuşmalılar ve kavuşacaklar kuşkusuz. Ama bugünlerde mi, yakın gelecekte mi? İran’ın kabuk değiştiren politikaları ile bir yandan Batı dünyasıyla ilişkilerine yeni bir soluk getirmesi, nispeten itibar kazanması, bölgedeki elini daha uzaklara ve daha rahat atmasını sağlıyor. İran’ın her zaman etkili olabildiğini bildiğimiz Şii bölgeleri veya Şiilerin bulunduğu ülkelerin karışıklığı malum. Irak’tan bahsetmeye bile gerek yok. Çünkü herkes neler olup bittiğini görüyor. Hükümetler geliyor gidiyor. ABD’nin istediği ne ise o oluyor. Kürt bölgesi hızla devletleşmeye doğru gider ve adeta sadece bağımsızlığını ilan etmesi kalırken, yetkililerinin ağzından bırakmadığı gibi “Kürtlerin Kudüs’ü” olarak isimlendirdikleri Kerkük’e tek bir kurşun bile atmadan girmiş durumdalar. Bir daha da çıkmayacaklarını son derece net olarak söylüyorlar. Musul da Ortadoğu’nun başına sarılan yeni bir bela bahane edilerek Kürt bölgesine katılmak isteniyor. İşin nereye varacağı, oyun kurucular dışında kimsenin bilmediği, ancak öngörülebildiği bir muamma… Türkmenleri en sona bıraktım çünkü o en büyük yaram. Şu anda namusumuza halel gelmesin diye kendi kızlarını öldüren ve elleriyle gömen babalar ve birkaç çakaralmaz dışında hiçbir şeyi olmadığı için yüzyılın caniler ordusuna karşı gövdesini etten bir siper haline getiren gençler benim kardeşlerim. Sızılarını pek çok sızıyla birlikte yüreğimin en mutena yerlerinde yaşıyorum. Suriye zaten burnumuzun dibindeki bir insanlık dramı… Yüzbinlerce insan öldü. Bir devlet dünyanın gözleri önünde kendi vatandaşlarını bombalıyor, kurşunluyor. İşkence haneler daha şimdiden filmlere, romanlara girdi bile. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar perişan. Türkmen, Kürt, Arap, Müslüman, Hıristiyan, Yahudi… Kimse kimin ne olduğuna bakmadan gücünün yettiğinin boğazına çökmüş durumda. Suçlular serbest bırakılıp yönetimin kasaplığına soyunurken, paralı askerler ve uydurma örgütler hergün yüzlerce, belki de binlerce cana mal oluyor. İnsanlar açlık, perişanlık içinde vatanlarından başka coğrafyalara sürükleniyor. Hemen her komşu ülke, Suriyeli sığınmacılarla doldu. Gittikleri ülkelerde de yönetimlerin “adamlığına” göre sıkıntılar değişiklikler gösterirken, kendilerinden kaynaklanan sorunlar çığ gibi büyümekte. Fuhuş, hırsızlık, şiddet vaka-i adiyeden omuş durumda. Birkaç yıl önce arkadaşlarımla gidip de karış karış gezmek istediğim eski coğrafyamızda şimdi sadece ölüm, vahşet ve çılgınlık var. Topraklar bölünecek mi, kaça bölünecek, kimlere pay edilecek, bir Nusayri devleti çıkar mı, Kürt bölgesi iyice “steril” hale geldikten sonra Kuzey Irak bölgesiyle birleşir mi, birleşirse sonraki adım nedir bence sorulması gereken soruların sadece bir kaçı… Ve Türkiye… Vatanım… Herşeyim Türkiye… “Bütün bunlar bizi nasıl etkileyecek” diye bakıyor insanlar… Ben öyle bakmıyorum. Ben bir imparatorluk mirasçısıyım. Bu devlete, bu millete, bu vatana canlar vermiş (ki hepsi helal olsun) bir ailenin ferdiyim. Kahraman bir şehrin evladıyım. Dünyaya nizam vermiş bir soyun takipçisiyim. Ben diğer insanlar gibi bakamam. Tıpkı benim gibi, benim dostlarım, kardeşlerim de öyle bakamaz. Biz, “Türkiye bu gidişi nasıl etkiler, suyu nasıl kendi tarihi misyonunun akışına çevirir, dünya baştan kurulurken oyunun içinde daha büyük rolü nasıl alır?” diye bakarız, bakmalıyız. Ayaklarımız yere basarak hem de… Rüya veya hayal görmeden hem de… Çünkü bilirim ve biliriz ki, tarihten gelen, sosyal miras olarak intikal eden güç en büyük güçtür… O sebepledir Büyük Türkiye özlemim, arzum, hayalim, amacım, hedefim, aşkım… O sebepledir Büyük Türkiye davası için ömrümü tüketişim. O sebepledir Büyük Türkiye için yanıp tutuşmam. O sebepledir Büyük Türkiye uğrunda, bunca yıl sonra ve bu yaştan sonra hala taşı taşın üstüne koyma azmim, kuvvetim… Çünkü ülkem büyüdükçe, güçlendikçe düzensizliklerin, haksızlıkların, cinayetlerin sonu gelir. Irz, namus güvende olur. Can, mal güvende olur. İnanan-inanmayan güvende olur. Beyaz-siyah güvende olur. İnsanlık yeniden doğar adeta ve yeniden baharları idrak eder. İşte bu acı tahliller ve hatırlamalardan sonra diyorum ki, bu bayrak inşallah yeniden ve kalıcı olarak Büyük Türkiye’nin devleşeceği günlerin başlangıcı olsun. Bu bayramın yüzü suyu hürmetine diliyorum ki, hem ülkemin, hem milletimin, hem devletimin, hem soydaşlarımın, hem dindaşlarımın ve kim olursa olsun hem de tüm insanların güzel günleri olsun bu bayramla gelecek günler… Duam da, çabam da budur… Bayramınız, bayramımız kutlu olsun kardeşlerim.

    • 2013 UMUDUN YILI OLSUN

      31 Aralık 2012

      Evet, Allah sağlık ve ömür verdi, Elhamdülillah bir yılı daha geride bıraktık. Şükürler olsun ki, yine onurumuzu, haysiyetimizi, şerefimizi muhafaza ettik, başımızı dik tuttuk. (Onursuzlar, haysiyetsizler ve şerefsizler bu kısmı dikkate almasınlar)...


      2012 değişik olayları yaşattı bize. Kısaca hatırlamak gerekirse, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ tutuklandı mesela… Savcılar MİT mensuplarının ifadesi almaya kalkınca, yasa değişti. 12 Eylül darbesini yapan maşalar pardon paşalar yargı önüne çıkarıldı. İlk yüz nakilleri başarıyla gerçekleştirildi. Suriye’deki zulümden kaçarak ülkemize sığınanların sayısında patlama oldu. Ölümler devam etti. Baraj kapakları açıldı, işçiler hayatlarını kaybetti. Eğitimde 8 olan zorunlu kısım 4+4+4 şeklinde 12 yıla çıkarıldı. Uçağımız düşürüldü, baskınlarda teröristlerce askerlerimiz şehit edildi, Uludere’de siviller öldü, cephanelik patladı birçok askerimiz şehit oldu. Muhsin Yazıcıoğlu ve Hrant Dink dosyalarını inceleyen DDK raporlarını yayınladı. MHP kongresini yaptı. Sayın Dr. Devlet Bahçeli yeniden genel başkanlığa seçildi. Turgut Özal’ın mezarı açıldı ve dokularında zehir bulundu. Milletvekilleri dağdan inen teröristlerle sarmaş dolaş poz verdi.


      Başka ne olmuştu? Mesela yine Türk Lirasına bir yeni simge bulundu. Ülkemizi 6 değişik şekilde ayırarak yatırımların önü açılmak istendi ve yeni teşvik sistemi açıklandı. Abdullah Avcı milli takımın başına geçti. Nefes kesen mücadele sonunda Galatasaray şampiyon oldu. Şike davası karara bağlandı. Elbette koca bir yıl boyunca sevdiklerimizden, tanıdıklarımızdan akrabalarımızdan da ayrılıklar yaşadık. Bilinenlerin bir kısmını sıralayayım dilerseniz: Abdurrahim Karakoç ağabey mesela… Gençlik yıllarımızın fikir kahramanı… 7 Haziran’dı… Rauf Denktaş… Türklük mücadelesinin efsane ismi… 13 Ocak’mış göç eylediğinde… Ülkü Adatepe… Atatürk’ün manevi kızı… 1 Ağustos… Daha neler neler, daha kimler kimler… Hayat işte böyle bir şey… Hayatımıza yeni dahil olan dostlarımız da, akrabalarımız da oldu şükür… Birileri gitti, birileri geldi… Tekrar başlıklara dönmek istiyorum… Herhangi bir ülkede yaşansa aylarca devam edecek gündem maddeleri bizim ülkemizde birkaç günde tükenip gitti. Kim kime düşmanlık etti, kim kimi atletti, kim kimle küstü, kim kimle yeni ittifaklar veya cepheler oluşturdu takip etmekte zorlandık. Hayat o kadar hızlı değişti ki… Gündeme gazeteciler bile yetişemedi. Her neyse… Bitti… 2012 artık bitti. 2013 için de fazla bir şey değişir mi? Hız bakımından değişmeyeceği kesin. Aklıma gelen ilk konu erkene alınacak olan mahalli idareler seçimi mesela. Ama diliyorum ki, gündemimiz hep mutlu haberler ve gelişmelerle dolsun. Özel hayatlarımızda hep tebessüm edeceğimiz olaylara sağlık içinde şahitlik edeli. Ülkemiz büyüsün ve güçlensin. Bu duygu ve dualarla hepinize saygılarımı sunuyorum. Nice nice yıllara, hep birlikte…

    • HAYIRLI OLSUN

      06 Kasım 2012

      MHP delegeleri, kongre sonucunda Genel Başkan koltuğunda yeniden Sayın Dr. Devlet Bahçeli’nin kalmasına karar verdi. Diliyorum ve bekliyorum ki, bu sonuç bütün ülkücüler ve parti için hayırlı sonuçlar getirecek, partinin yeniden iktidar yürüyüşü başlatabilecek bir enerjisini temin edecektir. Sonucun Sayın Bahçeli’nin şahsına, camiamıza ve ülkemize hayırlı olmasını bütün kalbimle istiyorum.


      Bildiğiniz gibi, Sayın Bahçeli’nin yanında durmuş, içtenlikle kendisinin kazanmasını istemiş, bununla ilgili de elimden geldiği kadar ülke genelindeki delege arkadaşlarımla görüşmüştüm. Aksi bir sonuç bekliyor muydum? Hayır… Koray Aydın’ın, Sayın Bahçeli karşısında bir seçim alabilmesi zordu. Musavvat Dervişoğlu da sonuç elde edebilecek durumda değildi. Ömrünü bu davaya partiye adamış birisi olarak görüğüm tablo çok net bir şekilde Genel Başkanının arkasında duran bir camiaya işaret ediyordu. Sonuçta bir kongre daha geride kaldı kısaca… Fakat geride kalması gereken başka şeyler de var. MHP Genel Başkanlığı için kendisini halihazırdaki liderden daha vasıflı ve liyakatli gören arkadaşlarımızı artık görev bekliyor. Sayın Devlet Bahçeli’nin Genel Başkanlığını kendine göre beğenmeyerek bir başkasının o görevi devralması için çabalayan bütün arkadaşlarımızı artık görev bekliyor… Bir gazetede zaman zaman kantarın topuzunu da kaçırarak sözüm ona muhalefet eden, hakaret eden kalem erbabını da hem görev hem muhasebe bekliyor. Genel Başkanlarının görevden ayrılması yönünde oy kullanan delegeleri de aynı durumda.. Bu görev nedir? Artık çalışmalar bittiğine, sonuçlar açıklandığına ve yeni bir moralle aynı Genel Başkan görevde kaldığına göre artık herkes gözünün önüne bakmalı. “Bundan sonra benim üstüme ne düşüyor?” sorusunu sorarak, “Nerede hata yaptım?” diyerek, “Tavrım doğru muydu?” şeklinde düşünerek hizaya gelmeli. Kimse kimseye “neden aday oldun?” demediğine göre, adayların ve destekçilerinin de Genel Başkan Sayın Bahçeli’nin daha güçlü bir MHP ortaya koyması ve seçimlerden mümkün olduğunca büyük bir başarıyla ayrılması için el ele vermesi gerek. Herkes biten mücadeleyi hayatının felsefesi haline getirmemeli ve birbirine destek olmayı ve sonuca rıza göstermeyi sürdürmeli. MHP’nin itibarını artırmalıyız. Ülkücüler, sağına ve soluna bakmadan “ben varım” diyebilen isnanlarsa bunu böyle anlamaları ve yapmaları esastır. MHP’nin yolu açık… Sayın Genel Başkanımız yeni kredilerle donatıldı ve koltuğu tartışmaya açık değil. Onun da önü açık… Davamız zaten başımızın tacıydı her zaman… O halde son cümle şöyle olmalı: Ülkücüler elele bu ülkeye hizmet etme andı içerek iktidar yürüyüşüne destek olmalı… Sağlıkla, sevgiyle, saygıyla…

    • SN.DEVLET BAHÇELİ'YE İNANÇ

      27 Ekim 2012

      “Sayın Devlet Bahçeli’den istirhamım, yönetim kadrolarını daha efektif olacak biçimde şekilde biçimlendirmek için dikkat içinde bulunması ve sol eli ardında olanlara dikkat etmesidir.”


      Bu satırlar benim, “MHP… Basiretsizlik mi, İhanet mi?” başlıklı yazımdan alıntıdır. Aynı yazıda, MHP lideri Sayın Devlet Bahçeli’nin zarar görebileceği adımları atmasına çabalayanlar olduğunu, kendisini yıpratacak politik yerlerde durması için elinden geleni yapanların bulunduğunu ve Sayın Bahçeli’nin şahsi düşüncelerinin mümkün olduğu kadar değişik biçimlerde algılanması uğraşı verenler bulunduğunu belirtmiştim. Belirtmiş ve söyle demiştim: “Kendisini riskli bir siyasete mecbur bırakanlar kimlerse, iddia ediyorum, yakında göreceksiniz, onlardır Devlet Bey’in kellesini ilk isteyecek olanlar. Onlardır, oturduğu koltuğun hakkını veremediğini medyaya bağıracak olanlar. Sağ olursak hep birlikte göreceğiz…” Evet, böyle demiştim bir süre önceki yazımda. Şu kritik ve elbirliğiyle Devlet Bahçeli Bey’i yerinden etme uğraşına sahne olan kongre sürecine kadar sağ olarak kaldık ve hep birlikte gördük nelerin yaşandığını. Sayın Bahçeli’nin bütün iyi niyetleriyle oluşturduğu yönetiminden ve yakın çalışma çevresinden bazı belli ve beklenen isimler sol ellerini nihayet açığa verdi ve Brütüsvari halleri ortalığa döküldü. Gazetelere bağıracaklarını isim vermeden düşündüğüm hemen herkes Sayın Devlet Bahçeli’nin bir adım daha mesafe kaybetmesi için kurgulanan planlarda figüranlığa soyundular. Şimdi yazımdan bir bölüm daha alacağım: “MHP’ye tükenmişlik psikolojisi aşılanmaya, tabana Genel Başkanın davaya ihanet ettiği fitnesi fısıldanmaya, Genel Başkana da başarısız olduğu için artık insanların kendisini lider olarak görmediği kanaatini vermeye çalışıyorlar… Yine iddia ediyorum ki, Genel Başkanı yanıltanlar kimlerse, kellesini ilk isteyecek olanlar kimlerse, fitneleri aşılayanlar da aynı cenahtan yönetilen zavallılardır.” Gördünüz değil mi? Aylar öncesinden yapılan tespitlerin ne kadar da doğru olduğu, ne kadar da isabet bulduğu, ne kadar da ciğer yangınıyla yazıldığı şimdi daha iyi anlaşılıyor. Evet, bir ciğer yangını vardı. İhanet belirtileri, saf değiştirme görüntüleri bizim gibi uzaktan bakanlara daha net görünüyordu. Bunları yazdım, çünkü her fani (ben de dahil) aldatılabilirdi. Ama bıkkınlık verici, umutsuz bir yazı değildi bu… Devamına bakın: “Fakat MHP her şey rağmen mevcut iktidarın tek ve en ciddi alternatifi olmaya devam edecektir. Bunun şartları var: Yönetim kadroları gözden geçirilmeli, Küstürülen insanlara kucak açılmalı, Millete rağmen siyaset güdülmesinde ısrar edenler saf dışı bırakılmalı. Yukarıda yazılan son madde MHP’ye ve Sayın Bahçeli’ye ihanet içinde olanları kapsıyor…” İşte bu kadar açık ve net ifadelerdi. İsimleri vermedim çünkü gerek yoktu. Her şey apaçık ortadaydı. Bilenler de biliyordu. Sadece Sayın Devlet Bahçeli engin gönlüyle insanlara sürekli şans veriyordu. Artık açık biçimde tavırlar alınıp kılıçlar çekildiğine göre, bütün bunlar medya eliyle ve aşikare yapıldığına göre, maskelerden sonra perdesiz yüzler ortaya çıktığına göre bugün yaşananlar bizi haklı çıkarmış oluyor. Bu yazıyı özellikle kısa tutuyorum. Söylediklerimi uzatıp mananın elden kaçmaması için… Bizi daha gençlik yıllarımızda evlerimize kadar teşrif edip komünist saldırı planları konusunda uyaran ve onlarca ülküdaşımızın kahpe pusularda ziyan olmasını engelleyen MHP lideri Sayın Devlet Bahçeli, bugün olduğu gibi yarınların da lideri, ülkücü hareketin önderidir ve öyle kalmalıdır. Komplolara, hainliklere, arkadan vurmalara, aşağılamalara, tekliflere, tehditlere rağmen ülkücü duruşu beklediğim delegeler bir kere lider dedikleri genel başkanlarına yine sahip çıkacaklardır. Genel Başkanı halkın gözünden düşürmeye çalışan, fitnelerle hatta aday olmayacağını bile söylemekten utanmayanlar sadece Devlet Bey’e ihanet etmediler, ülkücü hareketin ikbalini ve muhtemel iktidarını da engellediler. Artık kartlar açık oynandığına göre, yarınlardan çok umutluyum. Bahsi geçen yazımın sonundaki zafiyet gösteren, vazifesini bilerek ihmal eden yöneticilere dönük ve nihayetinde Devlet Bey’e çağrı taşıyan satırlarla yazımı noktalamak ve kongreye ilişkin dileklerimi belirtmek istiyorum: “Binlerce gencin emeğinin, ömrünün, kanının, canının, ailesinin mirası üzerine oturmak, oturan layık değilse alaşağı edilmesini gerektirir. Sayın Devlet Bahçeli’den en kısa zamanda gereğini yaparak partisini yeniden zirveye taşıyacak yepyeni ve gerçek ülkücü bir kadro kurmasını bekliyorum.” Değerli liderimiz, bazısı kendiliğinden maskesini atan bazısı içeride kalarak zehir saçmaya devam eden sözde yöneticileri bu kongrede eleyecektir. Kendisine güvenimiz, inancımız, bağlılığımız tamdır. En azından benim…

    • AKÇAKALE'YE GÜLLELER DÜŞERKEN

      14 Ekim 2012

      Türkiye'nin başında yıllardır yaşamadığımız kadar büyük bir "dış" dert var: Suriye meselesi...


      Bundan öncekiler, 1970'lerde gerçekleşen Kıbrıs konusu ve 1989'daki Bulgaristan meselesi sayılabilir. Ancak bunların bile "içeri"ye gölgesi düşmemişti. Suriye ise tam aksi... Malum, geçtiğimiz günlerde benim ilçem Akçakale'ye düşen top gülleleri 5 hanım kardeşimizin ve 3 yavrumuzun canına malolmuştu. Tanıdıklarım, yakınlarımdı hepsi. Ama öncelikle bu milletin çocuklarıydılar. Canlarımız, evlerinin bahçesinde feci şekilde hayatlarını kaybetmişlerdi. Ardından alay eder gibi Suriyeli yetkililerin açıklamaları geldi. Cenazelerimizden "şehit" diye söz eden yetkililer, olayın tamamen "yanlışlık" eseri gerçekleştiğini, "kaza" ile kayıpların yaşandığını vurgulayarak "başsağlığı" dileklerini ilettiler. (Burada yeri gelmişken, MHP lideri Sayın Dr. Devlet Bahçeli'ye de bir hakkı teslim adına teşekkür etmeliyim. Kendisi saldırıdan hemen sonra beni arayarak başsağlığı diledi, genel durumla-olayla ilgili bilgi aldı ve bölgeye de hemen 3 milletvekilini gönderdi. Sağolsun...) Analizimize devam edelim: İşi bilmeyenler saldırının kaza ile olduğuna, Suriyelilerin üzüntülerine inanabilirlerdi belki... Şayet, peşi sıra Hatay'ın Hacıpaşa beldesine havan mermisi düşmemiş, hemen ardından Akçakale yine top mermileriyle sarsılmamış olsaydı. Halbuki Ankara'da yetkililer basına yansımasa da uçağımızın düşürülmesinden sonra Türkiye'nin angajman kurallarını değiştirmesinden sonra defalarca Suriye'nin ihlallerde bulunduğunu ve Türk Silahlı Kuvvetleri'nin misliyle karşılık verdiğini biliyorlardı. Arap Baharı denilen ve Tunus'ta yakıldıktan sonra bir dinamit fitili gibi Suriye'ye kadar hızla yürüyen gelişmeler sonunda "zülfiyar"e dokundu. Türkiye Cumhuriyeti'nin uçağı düşürüldü, insanları öldü... Devlet bir şeyler yapmalıydı, yaptı: Türk Silahlı Kuvvetleri'nin gerekli hallerde sınır ötesine gönderebilme yetkisi tezkeresi TBMM'de kabul edildi... Artık Suriye çizmeyi aşarsa, zaman harcanmadan askerimiz o topraklara müdahalede bulunabilecek. Bu bir savaş öncesi son konumlanma mıdır? Savaş çıkar mı? Savaş çıkmalı mı? Savaş çıkar mı bilmem. Bunu, epeyce Suriye'nin şimdiki yöneticileri ve Rusya'nın onlara vereceği destek ve cesaret belirleyecek. Ama "çıkmalı mı?" derseniz, aylar önce savaşın çıkmaması gerektiğini, böyle bir durumun kimseye yarar sağlamayacağını, insanımızın zarar göreceğini ve sınırın iki yakasındaki insanların her şeyin ötesinde akrabalık bağları taşıdığını yazmıştım. Hala aynı kanaatteyim. Aynı kanaatteyim ama bu benim parçalanan çocuklarımızın bedenlerinin bir oyunun parçası olarak kullanılmaya çalışıldığı gerçeğini görmemi engellemiyor. Oyun basit: Türkiye'yi savaşa çekmek... Türkiye savaşa çekilince ne olacak? İşte işin sırrı burada. Şimdi uluslararası kamuoyunu görmezden gelerek zalim Esed rejimine destek veremeyenler, o zaman açıktan sözümona "saldırgan Türkiye'ye karşı" mazlum Suriye'nin yanında yeralacak. Rejim güçlendirilecek, Türkiye hizaya sokulacak, Suriye muhalefeti bastırılacak. Türkiye, insanlarını öldüren Suriye'ye uyguladığı politikalar sebebiyle hedef ülke oldu. Sıcak denizlere inme tarihi hedefini bir an bile unutmayan Rusya, Akdeniz'de kalan tek tutanağı Tartus üssünü bırakmamak için Esed yönetiminin -en azından Baas anlayışının- devamını arzularken ülkemizle karşı karşıya gelmeyi göze alıyor. Aslında "bugün için" bunlar bile beni ilgilendirmiyor. İdlib'in Harapjoz bölgesi muhaliflere geçmiş, Şam'ın bilmem neresindeki polis merkezi bombalanarak rejim polisleri öldürülmüş filan filan... Elbette bunlar titizlikle üzerinde durulacak, geleceğin belirlenmesinde önem taşıyan konular. Ama şimdi benim gündemim kendi insanlarımın durumu... Çocuklarımız ölüyor, şehirlerimize top ve havan mermileri düşüyor, okullar kapalı, insanlarımız sokakta rahat ve huzur içinde dolaşamıyor. Mutlaka ülkemin savaşa çekilmek istenmesini de eklemek gerek. Evet benim ilk gündemim bunlar... Çare ne? Savaş değil kuşkusuz. Türkiye'de tezkereyi getiren AKP de, destekleyen MHP de bunu istemiyor. Saldırılara mukabelede bulunmak da çözüm olamaz... Bu hem çare değil, hem de süreci uzatıyor. Diplomasi denendi... Suriye ile 70 küsür toplantı yapılmış... Uluslararası camia harekete geçirilmeye çalışıldı... NATO bilgilendirildi, AB bilgilendirildi, Arap Birliği bilgilendirildi, BM bilgilendirildi... Bunlardan da sonuç çıkmadı. Dost ve müttefik denilen ABD, Türkiye'ye itidal çağrıları yapıyor. Aynı tavır, haklılığımızı kabul ettiğini açıklayan BM, AB, Arap Birliği ve NATO'dan da yapılıyor. İşte incelik burada. Son madde olan savaşı da istemediğimize göre bir ara madde koymak ve tampon bölge oluşturmak zorundayız. Kim ister, kim istemez tartışmak bile istemiyorum. Çocukları ölen, kadınları korkudan dışarı çıkamayan, okullarını açamayan bir ülkenin memleketini seven bir ferdi olarak derhal bir güvenlik şeridi kurulması gerektiğine inanıyorum. Bu, Barzani ve Talabani'nin bir emrivaki ile yaptığı yapılanmanın tekrarını da önleyecektir, huzuru da sağlayacaktır. Muhaliflere mi destek vereceğiz, Rusya'yla örtülü şekilde karşı karşı karşıya mı geleceğiz, onlar sonraki meseleler... Akçakale'ye gülleler düşerken bunları düşünemem. Önce insanım, önce ilçemin ve ülkemin huzuru...

    • MHP KONGRESİ ve ÜLKÜCÜ EDEBİN GEREĞİ

      06 Ekim 2012

      İktisadi ve İdari Bilimler Akademisi’ni kazanmış, memleketim Urfa’mdan Ankara’ya gelmiştim.


      Daha çocuk yaştaydım. İlk yaptığım işlerden birisi Ülkü Ocakları’nın bünyesine dahil olmaktı. Zaten ülkücüydüm. Benim gibi çocuk yaşta olan, ona rağmen milletini-vatanını aşkla seven, ülkesinin yıldızının her zaman ve daha yukarıda olması için canını ortaya koyabilecek, zamanı geldiğinde de ortaya koyduğu canı seve seve feda edecek kardeşlerimin arasına karıştım. Ocak’ta ocaklılara ilk öğretilen şey ülkücü tavırdı. Ülkücü tavır, saygıydı… Ölçüydü… Haddini bilmekti… Sadakatti… Hayaydı… Ahlaktı… Mahviyetti… Fedakarlıktı… Lidere tam saygı ve bağlılık göstermek, kardeşleri sonuna kadar sevmekti… Özgür düşüncenin yanında, ortak akla, genel havaya ve umumi kararlara riayetti… Serdengeçmekle, nefisten ve bencillikten, benlikten, kibirden, ben merkezlilikten geçmek arasında fark olmamasıydı. Ülkücüleri güçlü kılan, yenilmez hale getiren unsurlar bunlardı. Çok zorlandığımı söyleyemeyeceğim. Çünkü zaten benim kültürümde büyüklerin önünden yürümek; ölçüyü, edebi, haddi bilmemek; yerini kaybetmek ayıptı. Büyüğün büyük, küçüğün küçük, kadının kadın, erkeğin erkek olduğunu; toplumsal yaşamın azami saygı ve sevgiyle kurulması gerektiğini; sağlıklı bireylerin hür düşünceye ama mutlaka genelle uyuma riayet edilerek yetişebileceğini çok küçük yaşlarda bizzat hayatın içinde görerek, fiilen yaşayarak öğrenmiştik. Bizler, bunu böyle bildik, böyle gördük, böyle öğrendik, böyle yaşadık. Çok şükür hala da hayatıma ailemden aldığım ve Ocak’ta pekişen adap-erkânı egemen kılarak yaşamaya çalışıyorum. Gerçek ülkücüler için durum benden farklı değil. Artık olgunluk yaşlarına ulaştığımız şu demlerde pek çok kardeşimde bu zarafeti ve letafeti görüyorum. Ancak MHP’nin hazırlandığı kongre ve yeni yapıyı oluşturacak olan kongre sürecinde akılların alamayacağı ve benim kavramakta, hatta isimlendirmekte zorlandığım gelişmeleri görüyorum. Önceki kongrede camianın tanımadığı, adını bile kimsenin bilmediği bir kişi MHP lideri Sayın Dr. Devlet Bahçeli’nin karşısına çıkmıştı. Daha doğru bir ifadeyle çıkmaya kalkışmıştı. Hoş, boyunun ölçüsünü alması uzun sürmedi ve sonunda güya bir başka siyasi teşekkül oluşturmak zorunda kaldı. Fakat cür’et ettiği iş haddinin üstündeydi. Şimdiki kongrede de benzer işler oluyor. Partinin liderinin genel sekreter yaptığı, bakanlık koltuğuna oturttuğu, grup başkan vekilliği verdiği, son seçimde de yeniden TBMM’ye taşıdığı bir isim Sayın Devlet Bahçeli’nin karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Bunun için yemekli toplantılar tertip ediyor, bir gazeteyle iş tutup kendine bunları yapan liderini yerden yere vurdurup propagandasını yaptırıyor. Partisinin yara alabileceğini göz ardı ederek aleyhte demeçler veriyor, MHP Genel Başkanı koltuğuna oturmak için masraftan da kaçınmıyor. Sonuçta kararı delegeler verecekler. Lakin, Sayın Bahçeli’nin rakiplerinin bir sonuç alamayacağı kesin. Ne yaparlarsa yapsınlar MHP lideri Sayın Dr. Devlet Bahçeli’nin millet, MHP seçmeni kitle ve teşkilatlar üzerindeki tarifi zor karizmasına halel getiremeyeceklerine inanıyorum. Peki madem bu süreç Sayın Bahçeli’nin kesin zaferi ve karşısındaki her zaman kendisi tarafından onore edilmiş rakiplerinin hüsranı ile sonuçlanacaksa ben bunları neden yazıyorum? İki sebebi olduğunu hemen belirtmeliyim: Bir: Bu tavırları ve kongre sürecindeki yaptıkları geçemeyecekleri (yenmelerinin mümkün olmadığı) Sayın Bahçeli’ye değilse de MHP’ye zarar veriyor. İki: Yukarıda çok çok ana hatlarına değinmekle yetindiğim ülkücü kültür ve değerleri tüketiyor. (Verebilecekleri çok şey olmasa da) Verebileceklerini liderlerinin yanında durup partiye vermektense onunla yarışıp yere yıkmaya çalışmaları ülkücü değerlere aykırıdır. Diğer partilerde genel başkan vardır. MHP’de de genel başkan vardır. Ancak MHP genel başkanı herhangi bir partinin genel başkanı gibi değildir. Aynı zamanda liderdir. Örnek vereyim mi? Mesele Kılıçdaroğlu CHP’nin ancak genel başkanı olabilir, lideri olamaz. Ama Sayın Bahçeli, MHP’nin hem genel başkanı hem de MHP’lilerin, MHP’li ülkücülerin lideridir. Liderin önüne geçmeye çalışmak, yıkmaya kalkışmak, devirmeye teşebbüs etmek, zaafa uğramasını istemek ülkücü ahlak ve terbiyenin içinde değildir. Ülkücü kültür bu tavırları ilk günden bu yana kusmuştur, kusmaya devam edecektir. Bu işlerin yemekli toplantılarda bir araya gelen kadir-kıymet bilmez tükenmiş isimleri arkaya alarak ya da facebook sayfalarında mide bulandırmaya çalışmakla olmayacağını herkes çok yakında, kongrede bir kez daha anlayacak. Olansa partiye, partimize olacak. Bense bu süreçte bütün gücümle pek çok şehirlerdeki delege kardeşlerimle birlikte Sayın Devlet Bahçeli’nin arkasında duracağım. Bu konuda görüştüğüm pek çok şehrin delegesi de sağolsunlar benimle aynı kanaati paylaştıklarını söylemişler ve gösterdiğim istikamette oy vereceklerini ifade etmişlerdir. Herkesin ayağı sürçsün diye beklediği bugünlerde MHP lideri Sayın Bahçeli’nin arkasında, yanında olmak Ülkü Ocakları’na ilk adım attığım günden bu yana iliklerime işleyen ülkücü edebin ve lideri için canını bile verecek olan aziz dava arkadaşlarımın akıttığı kanın bana yüklediği bir vazifedir.

    • ŞANLIURFASPOR

      28 Eylül 2012

      Vizontele filmini izleyenleriniz şu sahneyi muhakkak hatırlayacaklar: Belediye Başkanı televizyonun bölgelerine gelmesi dolayısıyla bir konuşma yapmaktadır.


      Orada sözümona duygusal bazı sözler söyleyecek, seçmenlerine mesajlar verecektir. Konuşmasının bir bölümünde kendi kendine "İnsan memleketini niye sever?" diye bir soru sorar. Elbette mikrofon kendisindedir ve doğal olarak da cevabı kendisi verecektir: "Başka çaresi yoktur da ondan!.." Durum gerçekten böyle mi? Yani insanlar memleketlerini gerçekten mecbur oldukları, naçar kaldıkları, alternatifleri olmadığı için mi sever? Gidecek başka yerleri, açacak yelkenleri, dolduracak rüzgarı olanlar memleketlerine olan sevgiyi korumakta zorlanırlar mı? Yoksa, tam tersine, bunlar, dünyada manevi hiçbir değer tanımayan, vatan-şehir-hısım bilmeyen, hayatı sadece maddi gözlüklerle izleyen ve nerede bir dilim ekmek fazla bulsa oraya gidecek karakterdekilerin yakıştırması mıdır? Şehir sevgisi, kursağa inen bir lokmadan, teneffüs edilen bir soluktan, seyredilen bir dağ, orman, deniz, ırmak, uçurum, gök sahnesinden tabii ve karşı konulamaz olarak üzerimize sinen bir koku değil midir? Şehir sevgisi yani memleket bağıyla anne-baba sevgisinin, bayrak ve vatan düşkünlüğünün çok fazla farkı olmadığına inananlardanım ben. Öyle olmasa Allah'ın (c.c.) sevgisinden başka bir sevgiyi yüreğinde barındırmayan Kainatın Efendisi Peygamberimiz (s.a.v.) Hicret vesilesiyle ayrı düşmek durumunda kaldığı Mekke'ye gözyaşı döker miydi? Neyse, bu, işin hayata bakış boyutu. Kimileri memleketlerini "doğulan yer"; kimisi "doyulan yer"; kimisi "mecburi bağ" olarak göredursun, gerçekler ve yaratılmışların en şereflisi insanoğlunun fıtri kodları bunun tersini ispat eder. Kendimden örnek vereyim mi? Şanlıurfa'nın benim için bir sevda, hatta kara sevda olduğunu bilmeyen yoktur sanırım. Bu pek çoğunuz için de geçerli olmalı. Doğduğumuz, havasını ciğerlerimize çekerek büyüdüğümüz, anne ve babamızı toprağına emanet ettiğimiz, akrabalarımızın bulunduğu, ata ocaklarımızın tüttüğü, hiç değilse yazdan yaza bahçesinden bir nar koparıp yediğimiz ama hep irtibattar olduğumuz şehrimizi yok sayamayız. Siyasetçisini bilip tanımak isteriz. Kavgasından-gürültüsünden haberimiz olsun isteriz. Düğünlerini bilelim, cenazelerimize iştirak edelim, sünnetlerinde cemaat içinde bulunalım isteriz. Çünkü şehir aslında bizizdir ve hatta biz de aslında şehrimizizdir. Ben Şanlıurfaspor'a da bu gözle bakıyorum. Aslında benim için PTT Birinci Lig'de bulunmasıyla amatör kümede olması açısından çok şey fark etmiyor. Ben Şanlıurfaspor'u Şanlıurfam'a ait olduğu için seviyorum. Onun yeşiline ayır, sarısına ayrı sevgi ve muhabbet besliyorum. Tribünlerde oturduğum maçlardaki heyecanım ile televizyon yayınlarından veya gazete haberlerinden takip etmek arasında bir heyecan farklılığı olmuyor. Attığı her golle coşup, yediği her golle telafi edeceğimiz inancını besliyorum. Ama her zaman iftihar ediyorum. Ancak, bu yıl PTT Birinci Lig'e çıkarak kıvancımızı artıran bir takımımız var. Artık statüsü değişen, sosyal konumu farklılaşan, bu farklılaşmayı şehrimizin de sınıf atlaması umuduyla yorumladığımız bir takımımız var. İlk maçta Birinci Lig'de (şimdiki adıyla Spor-Toto Süper Lig) yılların deneyimini yaşamış ve geçtiğimiz yıl da aynı yere gitmek için oldukça umutlanmış bir Adanaspor'la hem de deplasmanda golsüz berabere kaldık. İkinci hafta sahamızda yine benzer özelliklere sahip Karşıyaka'ya maalesef tek golle yenildik. Geçtiğimiz hafta sonu ise yine deplasmanda, yine tecrübeli bir Manisaspor'la karşılaştık. Skor 0-0... Teknik Direktör Kemal Kılıç, tecrübeli bir isim. Alanında söz sahibi ve Şanlıurfaspor'a emeği geçen bir spor adamı. Fakat demek ki olmayınca olmuyor. Bir kan değişikliğine ihtiyaç duyulunca da yönetim müdahale etme kararınında tereddüt etmedi. Sayın Bahri Kaya takımın başına getirildi. Şimdi risk daha büyüktü. Galip gelemese ve hatta gol atamasa bile sonuçta ilk 3 maçında hem de dişli takımlardan sadece 2 gol yemiş bir takımda işler tersine de gidebilirdi. Öyle olmadı. Sayın Kaya çok kısa bir zamanda takımını oldukça iyi tanımış olmalı ki, Kartal gibi güçlü bir rakip karşısında geç gelen bir golle de olsa ilk 3 puan hanemize yazıldı. Demek ki, yönetim doğru karar almış, dahası doğru tercihte bulunmuştu. Bundan sonra da benzeri sonuçlar almayı hem şehrim, hem takımım, hem yeni teknik sorumlu ve hem de taraftarlarımız için ümit ediyorum. Olabir mi? Elbette olabilir... Takımımız son derece iyi. Uyum süreci aşıldı ve yeni kan takviyesine gidildi. İlk galibiyet de belki futbolcularımızın üzerindeki oluşan baskıyı tamamen attı. Artık güzel sonuçları daha sık duyacağız. Elbette yenildiğimiz veya yenişemediğimiz maçlar yine olabilecek. Sonuçta kıvançla, övünçle bizlere ati olan bir takımı, bizden bir parçayı yürekten destekleyeceğiz. İlk dikkatimi çeken üç maçta yani 270 dakikada henüz golle tanışamamamız olmuştu. Dördüncü maçta da 81. dakikada geldi gol. Yani 351 dakikada attık ilk golü. Buna bir çözüm bulunabileceğini ümit ediyorum. Alınan sonuçlarla 5 puan toplamış ve 10. sıraya yükselmiş olduk. Söylediğim gibi. Şanlıurfaspor şehrimizin, hepimizin gurur ve ilham kaynağı. Sevgimiz de heyecanımız da onlar için ve bir takım mutlaka taraftarın beklediği sonuçları bir çırpıda alacak diye bir kaide yok. Henüz ilk yılda 351 dakika boyunca gol atamamış olsak da tersten baktığımızda her yıla şampiyonluk parolasıyla çıkan dört rakipten sadece iki gol yemişiz. Bu bir avantaj. Nasılsa goller atacak ve nasıl olsa defalarca kere galip geleceğiz. Gol atmak öğrenilir, puanlar alınır-verilir... Önemli değil... Gurur kaynağı olacak kadar temiz ve mücadeleci futboldur önemli olan... Şanlıurfaspor bu prensiplerin merkezlerinden birisi olarak parladı henüz 4 maçlık periyotta. Daha iyi olacağını düşünüyorum, bundan eminim. Çünkü şehrini ve takımını çok seven bir yönetim, faydalı olacağı anlaşılan bir teknik heyet ve aslan gibi bir futbolcu kadrosu var. Biraz sabırla ve biraz gayretle nerelere geleceğimizi hep birlikte göreceğimiz günler yakındır. Biz kendimizi ve işimizi en iyi şekilde yapmayı bildiğimiz sürece, yönetimimizin ve takımımıxın arkasında kenetlendikçe bugün arzu edilen oranda gerçekleşmemiş gibi görülen başarılar, yarınlarda umduklarımızı da aşacaktır. O yüzden skorlardan beni artık daha çok ilgilendiren şeyler var. Ne dersiniz? Siz de öyle düşünmüyor musunuz?

    • HERKES VAZİFESİNE!

      31 Ağustos 2012

      Biz, merhametli bir milletiz...Açlığı bilmeyenimiz bile açla aç olur, onun sıkıntısını çeker.


      Yaşlının sızısını bilmeyenimiz dahi, bir el uzatmak, onun atacağı bir adımı olsun kolaylaştırmak için çırpınır.500 yıl idare ettiğimiz Balkanlar'dan çekilirken dilini ve dinini unutmuş bir avuç dahi insan yoktu.500 yıl idare ettiğimiz Ortadoğu ülkelerinde, 300 yıl kaldığımız Mağrip ülkelerinde ve Kafkaslar'da da aynı...Değişik hususiyetlerimiz var.Övünülecek ama övünülmeyen...Dünyaya örnek olacak ama "bizi örnek alın" diye bağırılmayan hususiyetler bunlar...Zaman zaman aptallık olarak adlandırılsa ve dünyanın "genel geçer "kaidelerine muhalif görünse bile bırakmadığımız güzel hasletler bunlar.Sabır ve irfan bunlardan sayılabilir.Tarih boyunca çekilenlere ve başa gelenlere sabreden milletimizin aziz evlatlarının inanan hemen her kavşakta bir filmlik hikayesi var.Lakin, irfan belki bunların en kuvvetlisi...Öyle olmasaydı, 30 yıldır devam eden ve onlarca yıl geriye yaslanan güneydoğudaki terörize hareketler karşısında böyle durulamazdı.Suçluyu suçsuzdan ayırt etme de diyebileceğimiz bu konuda kimse masum Kürt kardeşlerimizi suçlamadı. Onlara saldırmadı. Alakasız insanlardanöç almaya kalkışmadı. İşini devlete havale ederek sabırla ve irfanla durumu takip etti.Hemen her kasabaya şehit girdi Anadolu'da. Her şehit onlarca evi kanattı ve kararttı. Ocaklar söndü. Bebeler babasız, gencecik kadınlar eşsiz, ana-babalar evlatsız kaldılar.Kimse "Kürtler suçludur" demedi.PKK'yı, (zaten olması gerektiği gibi) Kürt akrabasından, komşusundan,arkadaşından ayrı düşündü.Herhangi birimiz gibi sıradan insanlar da zarar gördü bu işten değil mi? Hatırlayın bu işin sembolü olmuş kundağındayken karnına kaleşnikofla ateş edilmiş uzun kirpikliği Kürt bebeği...Hatırlayın, evine gitmekten başka bir gayesi olmayan Serap'ın otobüste canlı canlı yakılmasını... Derilerinin kat kat yüzünden kalkışını...Hatırlayın Güngören'de siviller arasına atılan birinci bombanın sesine toplanan sıradan insanların ikinci bombayla param parça edilişini...Diğerlerini de siz zihninizden geçirin.Son olarak biliyorsunuz Gaziantep'teki o mel'un bomba aramızdan etnik kökenine bakmadan 10 vatandaşımızı aldı, onlarcasını yaraladı.Ebediyete irtihal eyleyenlerin dördünün minicik çocuklar olması infiale yol açtı. Herkesin çocuğu var. Düşünün bir, birisi bir yaşında bile değildi. Birisi üç yaşındaydı. Diğeri 7 ve sonuncusu 11...Bomba bu... O anda kim önüne gelirse parçalıyor. Hedef de, etnik kökende, dini inanç da, mezhep de, yaş da, cinsiyet de gözetmiyor. Canı da,iradesi de, seçme kudreti de bulunmuyor.Neden?Neden bir insan -ki o bombayı koyana baksanız insan gibi duruyor-başka insanları toplu halde öldürür? O çocuklar bombacıya ne yapmıştı?Hiç...Nasıl bir insan, nasıl bir vicdan ve inanç sahibi, nasıl birpsikolojiyle bu işi yapar?Anlamak mümkün değil...Kürtleri iyi tanırım.Akrabalarımdan, arkadaşlarımdan, hemşehrilerimden Kürtler var.Kürtler böyle insanlar değil. Ne PKK Kürtlerin temsilcisi, ne de Kürtler PKK'nın aşığı... Suçlular, kandırılmışlar, tek yol olarak dağ gösterilmiş olanlar, sakat bir ruh haline sahip bulunanlar her toplumda var... Hep dediğim gibi: PKK ayrı, Kürtler ayrı...Kürtler, toplu olarak cinnete teslim olmuş, bayram günü, bebekleri öldürebilecek insanlar değiller. İnançlı, misafirperver, saygılı,vicdanlı insanlar.Hatta, devletini, milletini, kendinden önce görenlerini bilirim.1974 Kıbrıs Savaşı zamanında gönüllü kuyruklarını da, 80 öncesinde illegal sol örgüt üyesi olup devletine savaş açan, güvenlik kuvvetleri tarafından çatışmada öldürülen evlatlarının cesedini teslim almayanları hatırlayacak hafızam var.Bunlar ışığında sesleniyorum. Bu işi bitirecek olan Kürtler'dir.Çocuklarına sahip çıkmalı, çizgiye çoktan, fazlasıyla ve defalarca aşmış olanlarına sırt dönecek olanlar, kandırılmış ya da çaresizleştirildiği için dağa çıkanları ikna edecek ve dağdan indirecek olanlar da Kürtler'dir.Eşkiyaya devlet elbette fırsat vermeyecektir. Bu mücadele de PKK saflarındaki Kürt gençler de ölüyor. Kürtler, devletini-milletini seven, Allah'tan korkan Kürtler bunların da önüne geçecek böylece...Çünkü yasal kuvvetler, topraklarında şakiye müsaade edemez.Hele uluslararası bir konsorsiyumun eli örgütün tepesindeyse...(Türkü yasağı gibi) Var olduğu bilinen yanlışlardan dönüldüğü, varolduğu iddia edildiği halde gerçekte olmayan ayrımcılıklar konusunda zihinler netleştiği, devletin bütün vatandaşları için (az-çok,iyi-kötü) adımlar attığı ve en önemlisi sivil bir anayasa hazırlığı sürecine girildiği şu süreçte yaşananlar en çok masum Kürtlere zarar verecek.Şunu da ifade etmek isterim: Kürt sorunu adlı bir sorun yoktur...Günümüzde sırf Kürt olduğu için zarar gören, siyaset yapamayan,ticaretten men edilen, tahsilden alıkonulan kim var?Milleti bölmeye, devleti parçalamaya, akrabaları düşman etmeye güç yetirmeye yeltenenler sadece dağda da değiller üstelik.Meclis'te de varlar.Cüretleri, provokasyonları sınır tanımıyor üstelik.Bakın güya tesadüfen karşılaştıkları teröristlere nasıl da sarılıyorlar?Vermeye çalıştıkları mesaj net:"Bizim onlardan farkımız yok. Boşuna 'teröristle mücadele, siyasetle müzakere' politikası izliyorsunuz. Biz, bizi bölmeye dönük oyunları bozarız..."Böyle diyorlar.O halde dağında terörist gezdirmeyen devlet, şehrinde de uzantılarına izin vermemeli.Bu anlamda MHP Genel Başkanı Sayın Dr. Devlet Bahçeli ve arkadaşlarının hazırlıklarına başladıklarını duyurdukları, anahatlarını izah ettikleri ve dokunulmazlıkları yeni baştan düzenleyecekolan anayasa değişikliğinin önemli olduğunu düşünüyorum.Sayın Bahçeli'nin dediği şekilde yapılacak bir değişiklik, hem milletin aptal yerine konmasının önüne geçecektir, hem de toplumun vicdanını rahatlatacaktır.Milletin, bu fakir milletin kuruş kuruş verdiği vergilerden maaş alıp,devletin verdiği milletvekili sıfatı ile televizyon ekranlarında arz-ıendam eden, hatta zaman zaman ("Binalarımızı devlet koruyamıyorsa, bizkoruruz" sözleri gibi) devleti ve milleti tehdit eden bu kişilerin utanmaz şımarıklıklarının önüne geçilmesinin vakti gelmedi mi?Kaza ile, tamamen kaza ile bir yayayı ezen sürücü yakasını yasalardan kurtaramıyorsa, alenen terör ve terör suçunu övme fiilini gerçekleştirenler nasıl bu kadar serbest bırakılabilir.Ya yasa devleti olunmalı, ya "dükkan" kapatılmalıdır. İkincisinin olmayacağından o kadar eminim ki...

    • BAHÇELİ'NİN GÖLGESİNDEN KORKTULAR

      19 Ağustos 2012

      Çağrı filmini hepimiz hatırlarız. Aslına bakarsanız, senede birkaç defa izlemeyenimiz de yok gibidir. Her ne kadar şimdiki teknik imkanlarla daha iyisi yapılabilecekse bile, hala tek geçilecek sanat eserlerinden birisi alanında…


      Filmi şaheser kılan “ilk gözağrısı” özelliği olsa bile, filmin müzikleri, Mustafa Akad’ın yönetmen koltuğunda ve Antony Quinn’in başroldeki büyük başarıları inkar edilmemeli. Mutlaka repliklerdeki başarı, çevirme ve seslendirmedeki ustalık da hakkı teslim edilmesi gereken unsurlardan. Replik demişken, ben Ebu Talip’in son nefesini verdiği sahnedeki konuşmasını özel bir yere koyuyorum. Ne diyordu Ebu Talip’in ağzından senarist? “Korktular… Dinlemekten bile korktular…” Öyle olur her zaman… Öyle de olacak… Haksız olanlar, yanlışta gidenler, hata edenler, gücü kartondan kaplandan farksız olanlar, varlığı pamuk ipliğine bağlı olanlar her zaman için en kestirme yolu seçmişlerdir: Dinlememeyi… Bu tavrı besleyen duyguları kendine güvensizliklerinin yanında elbette dağlar kadar büyük ve ovalar kadar geniş olan korkularıdır. Onlar korkularını besler, korkuları onları yönetir… Utanmadan korkularını sanal veya kendilerinden menkul olan bir gücün ardına gizlemeyi de unutmazlar. Zira, korkmak her ne kadar başka sebeplerle insana verilmiş bir duygu ise de gereksiz, şekilsiz ve ölçüsüz korkmak utanılacak bir durumdur. Korkarlar… Gölgelerinden bile… Bunun son örneğini MHP genel Başkanı Sayın Dr. Devlet Bahçeli’nin “bayram namazını Kerkük’te kılma” niyeti sebebiyle Irak yönetimi gösterdi. Utanmadan ve sıkılmadan hatta –şu an itibariyle- bir gerekçe de göstermeden Sayın Bahçeli’nin Kerkük ziyaretini “vize vermemek” yoluyla engellediler. Oysa Sayın Devlet Bahçeli, ne kadar da halisane duygularla kararını açıklamıştı kamuoyuna… Hadi diyelim ki, Sayın Bahçeli’nin kamuoyuyla paylaşmadığı ve Irak yönetimini rahatsız edecek bir ajandası vardı –ki öyle bir şey olmadığını yakınen biliyorum- Irak yönetiminin bunu açıklaması gerekmez miydi? Sayın Devlet Bahçeli’nin çok değil 10 gün kadar önce bir iftar programının ardından dar kapsamlı bir sohbetine katılma imkanı bulmuştum. Orada yakın arkadaşlarına Sayın Bahçeli bu işin arka planını anlatmıştı. Ben de geçenki yazımı bu konuya ayırmıştım. Ne demişti Devlet Bahçeli kendisine eşlik etmek isteyen bir arkadaşımıza cevaben? “Katılmak istiyorsunuz, teşekkür ederim. Ancak bu istekte olan o kadar çok arkadaşımız var ki… O sebeple ben sadece Başkanlık Divanı üyelerinden bazı arkadaşlarımla birlikte gideceğim. Toplam sayı 11 kişi olacak. Benim oraya bir çıkarma yapmak, Kerkük’te bir gövde gösterisinde bulunmak niyetim yok. Hatt-ı zatında buna ihtiyacımız da yok…” Sayın Bahçeli önü-arkası bir olan, düşündüğüyle söylediği arasında fark bulunmayan, ikinci ajanda sahibi olacak kadar da özgüven yoksunu birisi değil. Buna neredeyse 40 yılı bulacak olan geçmişimizde şahitlik yaparım. Yani ne diyorsa o… Demek ki, bir gövde gösterisi yapacak değildi ki zaten 11 kişiyle böyle bir şey de olmazdı. Gelmek isteyenleri –ki ben de bunlardan birisiydim- kesin bir dille cevaplamak yerine açık kapı bırakır, “İstiyorsanız siz bilirsiniz” demeye getirirdi. Bunları yapmadı. Niyeti, Balkan ziyaretinden sonra Kerkük’teki soydaşlarımızı ziyaret etmek, onlara “Unutulmadınız, kalbimizdesiniz ve biz de sizlerin yanındayız” mesajı vermekti. Kortular… Bundan kortular… Daha iki hafta önce Dışişleri Bakanımızın ziyaretini sessiz karşılayanlar, iş Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Devlet Bahçeli’ye gelince paniklediler. Onlarda kiminle karşı karşıya olduklarını biliyor olmalılar… Irak cenahında muhatap Başbakan Nuri El Maliki’ydi… Peki bu Nuri El Maliki nam zat kimdir, bakalım mı? Maliki, ülkesini işgal eden, Amerikalıların payandası bir siyasetçi (Irak’ta o zamanlar siyasetçi ne demekse artık?) Hani yıllarca ülkeyi çiğneyen, şehirleri bombalayan, sivilleri kurşunlayan, iki milyon vatandaşını öldüren, onbinlercesine akıl, vicdan ve izan dışı işkenceler yapan Amerikalılar var ya onların kankası Maliki… Daha beteri, ülkesinin yüzbinlerce kadınına tecavüz edildiği halde Amerikalılara törenler düzenleyen Maliki… Ülkesinde yaptığı yolsuzluklar ve hukuksuzluklar karşısında düşürülmekten son anda “harcadığı” yemyeşil emeklerle ve sadece 3 satılık oyla kurtulan Maliki… Hani, suçlu ilan ettiği El Haşimi’yi yargı önüne çıkarmaktan aciz olan Maliki… Hani, petrol anlaşması yapmamasını istediği halde yapan Kuzey Irak Kürt yönetimine savaş açma tehdidinde bulunan, hatta o bile fos çıkan Maliki… Hani, son zamanlarda edepsizce ve fütursuzca ülkemizi de tehdit eden zavallı Başbakan… Hani, belki evinde bile sözü geçmeyen gariban adam… E şimdi ben ne diyeyim… Korktular… Zavallılar, Sayın Bahçeli’nin gölgesinden bile korktular…

    • KERKÜK'TE BAYRAM NAMAZI

      12 Ağustos 2012

      Bir kez daha insanlık namına seçilmiş ve ikram olarak sunulmuş günleriyaşıyoruz. Şükürler olsun bu özel günlerin gereğini her birimizelimizden geldiği nisbette yerine getirdik, getirmekteyiz.


      Yoksul kardeşlerimizin yoksulluğunu, açların açlığını, susuzlarınsusuzluklarını, imkansızların imkansızlıklarını bir kere daha idrakettik. Tuttuğumuz oruçlarla Allah'ın verdiği bedenimizin; ellerimizleihtiyaç sahiplerinin kursaklarına akıttıklarımızla da mallarımızınzekatını vermiş olduk/olacağız... Varlığın da, yokluğun da aslında bizeait olmadığını ve üzerimizde birer emanet elbise gibi durduğunu, günügeldiğinde her birini bir sonraki emanetçisine terk ederekgideceğimizi daha yakınen idrak ettik.Allah, hakkımızda/hakkınızda her şeyin hayırlısını nasip etsin.Ancak ramazanın genel havası haricinde bu yıl biraz daha farklıolaylar yaşamak zorunda kaldık.Suriye'de gün geçtikçe daha da tırmanan iç savaş ortamı yepyeni birOrtadoğu'ya gebe günlerin ilk ışıkları gibi.Ülkenin kuzeyinde PKK'nın oradaki yansımasıyla PYD hakimiyet kurmakile kuramamak arasında gidip geliyor. Esed rejimi bir zaman kimlikbile vermediği Kürtlere ülkesinin kuzey dilimini vererek giderayakTürkiye'ye bela olacak bir yapılanma ve "benden sonra tufan" ortamıpeşinde koşuyor...Irak'ta Barzani gün geçtikçe öne çıkıyor...İran açık açık ve ve hem de genelkurmay başkanı gibi son derece üstbir yetkilisi ağzıyla ülkemizi açıkça tehdit etmekte.Rusya'nın hali bir tuhaf...Onlar da tıpkı İsrail gibi ne zaman ne şekilde ve nereden sokacağıbelli olmayan bir hazır düşman olarak duruyor.Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi ülkelerinin topraklarını, havasahasını ve karasularını İsrail'in emrine vermiş gibi...PKK, işi iyice abartarak halk desteğini de arkasına alarak şehirleriişgal etme planlarını uygulamaya koyma aşamasına gelmiş. Her ne kadarburunları sürtülerek hadleri bildirilse de bir örgütün bunudüşünebilme aşamasına geldiğini göstermesi bakımından önemli...Zaman Gazetesi yazarı Mümtazer Türköne gibi bu işlere yıllarca uzaktanve pembe gözlüklerle bakan birisinin bile sonunda "artık eskisi kadariyimser olamadığını" söylediği günleri yaşadığımızı işaret etmekistiyorum. Türköne'nin PKK, KCK ve bölgeyle ilgili bütün yazılarınıiyi biliyoruz çünkü...İşte böyle günlerde idrak ettiğimiz ramazanın artık sonlarınayaklaştığımız muhteşem atmosferi ve bayramın iç ferahlatan gelişışıkları altında bu sıkıntılar da var.Ve her birisinin, yani ramazanın, bayramın, karışıklıkların ve kardeşkanı dökmeyi hayat nizamı haline getirmiş teröristlerinşımarıklıklarının zirveyi bularak buluştuğu bir zaman diliminde MHPGenel Başkanı Sayın Dr. Devlet Bahçeli'nin bayram namazını Kerkük'teeda etmesi kararı duruyor.Bolu'da verdiğimiz iftar yemeğinin sonrasında dar bir arkadaş grubuylauzun ama gerçekten uzun bir süre kendisini dinlediğimiz Sayın DevletBahçeli'nin "Kerkük'te namaz" düşüncesinin arka planını da öğrenmişolduk.Birincisi, arkadaşlarımızın çoğunluğu kendisine eşlik etmek istediler.Benim de niyetim kendisiyle birlikte tekbiri Kerkük'te yan yanaalmaktı. Ancak Sayın Bahçeli bunu uygun bulmadığını söyledi."Ben fikrimi kimseyle paylaşmadım. Kimseye de danışmadım. Çünküvazgeçirmek isteyenler de olacaktı. Fakat biliyorum ki, çoğunluğunyaklaşımı benimle birlikte orada olmaktır. Bizim amacımız bir gövdegösterisi yapmak değildir. Sadece Başkanlık Divanı üyeleriylegideceğim" dedi Sayın Dr. Devlet Bahçeli... Bana göre de haklıydı. "Gel"dese elbette ben de dahil bütün hareket oraya akardı ama gerekgörmemişti.En çok gücendikleri ise "pasaportuna Kürdistan mührü bastıracak" diyenülkücüler olmuş MHP genel Başkanı'nın... Bunun bilerek yağılan bir karapropaganda olduğundan emin. Aslına bakılırsa ben de eminim. Çünkü,kendisinin işaret ettiği gibi bölgeyi iyi biliyorum. Bin türlü ulaşımimkanı var.Balkanlar'a yapılan geziden, bu gezinin kendisi üzerinde bıraktığıtesirden, gittikleri yerlerde yaşadıkların da uzun uzun bahsetti SayınBahçeli... İşin aslına bakarsanız ben de kendisini gözlerim dolarakdinledim. Hangi coğrafyaları ne kadar gereksiz yere ve ne kadar uzunsüre kendi haline terk ettiğimizi düşündüm.Sözün özü şu ki, MHP gibi her zaman iktidar alternatifi olan birpartinin Balkanlar'ı, Ortadoğu'yu, Irak'ı bu arada da Kerkük'ü halaciğerinden bir parça olarak gördüğünü göstermesi son derece önemliydi.Gidecek Sayın Bahçeli Kerkük'e... Bizlerden birer parçayı da mutlaka buata topraklarına ulaştıracak...Jestleriyle, mimikleriyle ne kadar samimimi ve kararlı olduğunu gördükSayın Bahçeli'nin... Yüz ifadelerinden ve gözlerindeki enerjiden de nekadar güçlü olduğunu... Konuştuğu konulardan bilgisini ve ufkunu bir kezdaha müşahede ettik... Artık her geçen gün daha da kenetlenme günü...Yeter ki geride kalanların enerjisi Sayın Dr. Devlet Bahçeli kadarolabilsin.***Ramazandan bahsettik...Paylaşımdan ve paylaşımın bizi ne kadar insan ettiğinden...Verdiklerimizin bize değil, verilene ait olduğunu hatırlattı her satır bize...Sonra dünyanın kötü ruhlar tarafından kan gölüne çevrilme isteğini vebuna dur demek isteyenleri anlattık.Şimdi sıra bayramda...Mutluluk ve huzurun, sağlığın, güzelliklerin kaynağı olan bayramınızışimdiden ve bütün kalbimle tebrik ediyorum...1000 aydan daha hayırlı olan Kadir gecenizi de elbette...

    • İZZETİN KORUNMASI

      29 Haziran 2012

      Sonunda beklenen oldu... Suriye'deki ne idüğü belli dikta rejimi bir uçağımızı vurmak suretiyle düşürdü.Taammüden, yani bilerek, isteyerek, planlayarak...


      Kabul de ettiler zaten.. Tek fark var: Onlar kaza diyorlar.Yazı kaleme alındığı sırada uçağımızın enkazının olduğu bölge bulunmuştu, uçağımız ise çıkarılamamıştı. Denizin bin üçyüz metre dibinde olduğu tespit edilebilmişti sadece...Pilotlarımızın, vatan evlatlarının akibeti ise hal meçhul.Çeşitli rivayetler var olayla ve çocuklarımızla ilgili...Suriye füzeyle vurdu...Hayır, Suriye vurdu ama uçaksavarla...Çok önemliymiş gibi... Söylenmek istenilen, uçağın vurulduğu andaki pozisyonunun belirlenmesi. Eğer füzeyse uluslararası hava sahasında olmuş olacak hadise, uçaksavarsa Suriye hava sahasında...Önemli olmaması şu sebepledir: Hiçbir devlet, savaş halinde değillerse eğer, hiçbir ihlali ilk etapta uçak düşürmeyle cezalandırmaz,cezalandıramaz. Uluslararası kaidelere göre sırasıyla ikaz edilmesi,pozisyon değiştirmemesi halinde uçaklarla karşılanması ve kanatlarına ateş edilmek suretiyle inişe zorlanması ve nihayetinde düşürülmesi gerekiyor. Suriye bunu yapmadı, önemli olan bu...Türkiye gibi kritik bölgede, değişik tür komşularla muhatap olan birdevlet için caydırıcılık gücünü kaybetmemesi son derece hayati. Birkere "karizma çizildiğinde" böyle bir bölgede ayakta kalabilmek mümkün olmayabilir.Kesinlikle doğru bir yaklaşım bu. Cadı kazanı tabir edilen Ortadoğu'da en temel unsur caydırıcılık. Kimsenin hazzetmediği İsrail'e kimsenin bulaşamaması, her türlü tahrike rağmen aklından İsrail'e cevap vermenin geçmemesi bu yüzden.O halde Suriye'yle savaşmalı mıyız?Hayır elbette... Savaş kelimesi uluorta kullanılabilecek bir husus değildir.İsterseniz, uçak düşürme örnekleri üzerinden devam edelim:SSCB hatırlarsanız birkaç kez hem de ABD uçaklarını düşürmüştü.Savaş çıkmadı...ABD, İran'a ait sivil bir uçağı vurmuştu.Savaş çıkmadı...Kuzey ve Güney Kore arasında defalarca uçakların karşılıklı olarak düşürüldüğünü de biliyoruz. Ama savaş çıkmamıştı.Türkiye özelinde bir Yunan jetinin Türk F16'sını düşürdüğü it dalaşı hadisesine de savaş çıkmamıştı.İsrail, uluslararası sularda 9 vatandaşımızı yakın mesafeden ve defalarca ateş ederek öldürmüştü yine savaş çıkmamıştı.Bu işin ikinci bir yönü...Peki, uçağınız vurulacak, insanlarınız öldürülecek, askerleriniz şehit edilecek, izzetiniz yaralanacak, caydırıcılığınız veya son günlerin moda tabiriyle karizmanız çizilecek yine de savaş çıkmayacak...Neden? Çükü savaş çocuk oyuncağı değildir.Çünkü muhatap sadece Suriye ve Türkiye değildir...Çünkü bölge normal bir bölge değildir.Çünkü Türkiye'nin de dahil olduğu bir alan üzerine yıllardır pişirilerek uygulama gününün geldiği düşünülen bir plan vardır.Çünkü karşılıklı güç gösterileri savaşa girildiği anda başka dengelerle birlikte ülkemizin başına örülecek çorapların gerekçesi olacaktır.Çünkü NATO ülkelerinin birisinin saldırıya uğraması halinde bütün üyelerin üzerlerine alınması ahdine rağmen Türkiye'nin başta ABD olmak üzere yalnız kalmayacağının hiçbir garantisi yoktur.Çünkü, o zaman Suriye'yle birlikte bir konsorsiyumun arasında kalınma ihtimali vardır. Konsorsiyum, Rusya, Çin gibi devlerle İran gibi bölgenin önemli bir ülkesi olacaktır.Rusya'nın Suriye üzerideki hesapların ve hatta yatırımlarını, üssünü,uçak ve savaş gemilerini bir tarafa koyabilmek mümkün değildir.Çin'in Ortadoğu'daki Suriye yaklaşımları da malum.İsrail'in bile bizzat Suriye yönetiminin ayakta kalmasına ilişkingizli çabaları gün gün ortaya çıkıyor.O halde zaten emsali pek görülmemiş olan bir savaş kararı almak zor,gereksiz ve riskli olacaktır.Şimdi soracaksınız doğal olarak:Hani karizma ve caydırıcılık önemliydi?Hani bir ülke için izzetini muhafaza önemliydi? Evet, sözümün arkasındayım. Çok önemli hem de... Ama sakince düşünerek,kararlı başka adımlar da var savaştan önce... Ülkenin yarısını götürebilecek olan bir kumar bu aşamada girilmemeli.Girilmeyeceğinin işaretleri de geliyor.Bu noktada MHP lideri Sayın Dr. Devlet Bahçeli'nin tam ve CHP GenelBaşkanı Kemal Klıçdaroğlu'nun yarım destekleri önemli.Başbakan Erdoğan'ın elini güçlendiren tek parçalı görüntü ışığında diplomatik adımların atılmasında acele edilmeli.Uluslararası kurumlar nezdindeki girişimler, Suriye'den tazminat ve özür istemek, onlara sattığımız elektriği kesmek, muhalifleri silahlandırmak, belki bilgi paylaşımlarına girmek ve mutlaka Sayın Başbakan'ın dediği gibi Suriye tarafından yaklaşacak bütün askeri unsurların vurulması bu yolların birkaçı olabilir.Öncelik Suriye halkının dostluğunu kaybetmeden elden geldikçe katilrejimin gitmesi için adım atmak olmalıdır.Beşar gidecektir.Katilleri artık kusan bir dünya var. Ama yeni kurulacak Suriye'deişler farklı olacak. Uçağımızı vurdukları bazı kaynaklardan açıklanan Rusya'nın bugün etkisi altında kalınmış olsa bile yarın Rusya'nın güdümünde olmayacak, Türkiye'nin arka bahçesi haline gelebilecek birülkeden bahsediyoruz.Artık her şey sadece zaman, akıllı politikalar oluşturabilmek ve Esed rejiminin tarihten silinmesi için çabalamaktan geçiyor.Ve daha ilerisi için bir hedef göstermek istiyorum:O kadar çok çalışalım ve ülkemizi o kadar büyütelim ki, bırakın Suriye'yi Rusya değil, Çin değil, İran değil bunların tamamı gelse uçağımızı vurmak bir yana topraklarımıza doğru sapan taşı atarken kırk kere düşünsün...Ülke için hiç birşey yapmayanların kuru izzet ve savaş çığlıklarını ben iyi anlıyorum. Bu topraklar Truva atlarını yeni görmüyor...

    • DEVLET BAHÇELİ'YLE BİRLİKTE

      19 Mayıs 2012

      MHP Genel Başkanı Sayın Dr. Devlet Bahçeli'yi 1975'ten bu yana tanıyorum. Kaba bir hesapla 38'inci yılın içindedir tanışıklığımız..


      İlk temasımız öğretmen-öğrenci statüsü içinde cereyan etmişti. Hemöğrenim hayatımda ve hem de dışarıdaki hayatımda kendisinin çokyardımını, desteğini, iyiliğini gördüm. Bir takım karakterözelliklerimiz, çok gençken tanıştığımızdan veya karizmatikkişiliğinden olsa gerek kendisiyle direk alakalıdır.Okula devam ettiğimiz yıllarda ülkücülüğü de kendisinden öğrendik.Büyük liderimiz Alparslan Türkeş'i bir yana koyarsak, bizim kuşağınülkücülük ve vatan severlilik konusundaki başöğretmeni Sayın Dr.Devlet Bahçeli oldu. Bir başka deyişle veya orta yaştakilerin çoksevdiği tabirle Devlet Hoca oldu.Kendisini bu sebeple de çok sevdim. Üzerimdeki haklarını asla inkaretmedim ve bulunduğum her ortamda göğsümü gere gere anlattım. Buvesileyle tekrar teşekkür etmek istiyorum.Sonraki yıllarda o hep "ağabey"di bizim için. Ülkücülerin komünist vebölücülere karşı verdiği dev mücadele yıllarında benim de sıklıkladanıştığım, konuştuğum bir büyüğümdü.Derken parti yöneticisi-il başkanı düzeyinde devam etti "dostluk"umuzve yıllardır da siyasi müntesibi olduğum MHP'nin ülkücü hareketiiktidar yapan, bundan sonra da yapacak olan Genel Başkanı... SayınBahçeli için MHP Genel Başkanı demek bile belki haksızlık. O uzunzamandır ülkücü hareketin lideri...Allah güç ve kudret versin...İşte benim bu kadar zaman önce tanıdığım ve bu kadar hukukum olan MHPlideriyle görüştük...Bildiğiniz gibi Genel Başkanlığını yaptığım Başkent İktisatçılarDerneği'nin kongresini yapmıştık Nisan'da... Kongre sonucu oluşan yeniyönetimimi taktim etmek üzere kendisini ziyarete gitmiştik.Çok sıcak, çok faydalı ve çok ufuk açıcı bir görüşme oldu bizim adımıza.Birbuçuk saat gibi bu tip ziyaretler açısından uzun bir sürekendisiyle görüşme imkanımız oldu. Ben yeni yönetimimi kendisinekısaca takdim ettikten sonra uzun uzun Sayın Bahçeli'yi dinledik.Devlet Bahçeli Bey, pek çok konuya değindi.Çok keyifli geçtiğini söylemeliyim.Ben bu yazımda kendisinin ağzından dinlediğimiz konuların bazılarınıve genel izlenimlerimi paylaşmak istiyorum ana hatlarıyla...Sayın Bahçeli öncelikle Türkiye'nin içinde bulunduğu halin genel birtahlilini yaptı. Zor günlerden geçmekte olduğumuzu söyledi. Bir birhükümetin yaptığı yönetim hatalarını ve ufuk belirsizliklerinianlattı.Bu tahlillerden sözü ustalıkla MHP'ye getirdi. MHP'nin farklarını,ülke yönetimiyle ilgili yaptıkları teklifleri, kadrolarının devletidaresiyle alakalı ne kadar kabiliyetli olduğunu vurguladı.İnsanların "AKP'den vazgeçmeye hazır oldukları halde yerine gelecekalternatif olan MHP kadrolarının yönetim becerileri konusunda soruişareti taşıdıkları" intibaının bulunduğu yalanıyla propagandayapıldığını, işin gerçeğinin yapılan kara propagandanın tam tersiolduğunu şu ifadelerle açıkladı:"Recep Tayyip Erdoğan top oynarken, bizim arkadaşlarımız vatanlarınıtehlikeden korumak için düşünce ve eylem üretiyorlardı..."Buna ben de şahidim. Sayın Genel Başkanımın tarif ettiği kardeşlerimitek tek hatırlıyorum. Ben de onlarla birlikte düşünce ve eylemüretiyordum o gencecik yaşlarda.Yeri gelmişken, MHP'nin bu ülke için kanını akıtmaktan, canınıvermekten, kafa patlatmaktan yana kendisini çoktan ispatlamışkadrolardan oluştuğunu bir kere daha tarihe not düşeyim.Sayın Bahçeli, işte bu MHP'nin etrafının sürekli yenilenenatraksiyonlarla kuşatılmaya çalışıldığını delilleriyle anlattı.Bazısında Genel Sekreter sıfatı taşıdığı günlerde bile nasıl maharetlebu oyunları bertaraf ettiğini "ders verircesine" ifade etti.Bazı tespitleri var ki, onlar bizde kalacak.Devlet Bahçeli Bey, partisinin önünün "Beceriksiz Başbakan, bölücüterör örgütü ve bazı kara propaganda odaklarınca" kesilmekistendiğinin altını birkaç kez çizdi.Ve en vurucu kısım: Artık ülkücüler karar versin!Bu ifadeyi tam 5 kez kullandı ki, tanıdığım Devlet Hocam en önemlişeyleri bile iki kez söylemekten imtina eder, ister ki, muhataplarıhemen anlasın...Demek ki, bu cümle önemlinin de önemlisiydi...Tarihi bir dönemeç var gibi konuştu...İyi de ülkücüler neyin kararını verecekti?Sonraki cümleleri bunu da açıkça ortaya koydu: Bağımsız ülkücülük diyebirşey çıkardılar. Bazıları şahsen bir ağırlık ifade etmeseler de bukisve altında MHP aleyhine çalışıyor. MHP'nin yapılanmasından haksızyere şikayet edenler de var..."Demek ki Devlet Hocam ülkücülerdeki çok az bile olsa ayrı-gayrıdurmadan rahatsızdı. MHP aleyhine çalışmayan, MHP'ye bilerek düşmanlıketmeyen, hatıralarına sahip çıkan, geleceği birlikte inşa etmeyegönüllü ama bir şekilde uzakta kalan/duranların artık hareketegeçmesini, taşın altına elini koymasını istiyordu:"Herkese MHP çatısı altında yer var. Sözü olanı dinledim vedinleyeceğim. Hep umulan bir yanan umulmayanların bile bir kelimesininçok yararlı olabileceğini düşündüm. Biliyorum ki ülkücüler nitelikliinsanlardır. Herkes, her koltuğa talip olabilir. Başarırsa birlikteçalışır hedefe yürürüz. Devletimize milletimize yararlı olmak içinçalışırız"Kimseyi dışlamadığını ve dışlamayacağını bu sözlerle anlattı MHPlideri Sayın Bahçeli...Anladım ki, Sayın Bahçeli kendi kararını çok vermişti.Yeni bir "çember yarma" hareketine ve iktidar talebine hazır olduğunu,gücünün-kuvvetinin muarızlarıyla sonuna dek mücadele edecek kadaryerinde olduğunu, gerekirse yorulanı-başaramayanı değiştirecekkararlılık taşıdığını gördüm.Yani tam beklediğim, umduğum, tanıdığım gibi bir Devlet Bahçeli vardıkabul salonunda...O zaman son cümle benden olsun:Haydi ülkücüler, işte parti, işte lider, işte azim, işte güç, iştedavet... Sıra icabette ve gücünün son damlasına kadar liderininarkasında bu ülke için çalışmakta... El ele...

    • KAVGA TİYATROSUNUN BİLİNMEYENİ!

      05 Mayıs 2012

      İstanbul Büyükşehir Belediyesi uhdesindeki Şehir Tiyatroları'nda songünlerde -daha doğru bir ifadeyle aylarda yaşananları takip ediyorolmalısınız. "Beni tiyatroyla, kavga-gürültüyle ilgim olmaz" diyenler için "takip etmek" fazla kaçtı belki.


      Ama onların da en azından haberlere "maruz" kaldıklarından eminim. Çünkü bütün medya organları bu "tuhaf kavga"yı evlerimizin içine kadar soktu.Olayı, neden "tuhaf" ve "kavga" kelimeleriyle izah ettiğimi inanıyorumki, yazının sonuna geldiğinizde daha iyi anlamış olacaksınız... Ancakönce olayın ne olduğuna kısaca bakalım...Efendim anlaşılan, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, ŞehirTiyatroları'nın durumundan rahatsız. Oyun repertuarını, oyun ların aralarına serpiştirilen gereksiz ve terbiye sınırlarını zorlayan,siyasi yaklaşımları beğenmiyorlar. Ve kuruluşunun garipliği sebebiyle buralara nüfuz edebilmek istiyorlar. Ha bir de denetim işi var.Sayıştay denetçilerine harcamaları izah edecek kadar yakın olabilmek,"işin nasıl döndüğünü" anlamak derdindeler.Müdahalenin veya kontrol sağlamanın yolunu da bulmuşlar. Tiyatronun yönetimini, bütçesini, oyun seçimini, (belki daha sonra) kadrosunu 7 kişiden mürekkep bir komisyonun yürütmesine, bu komisyona ikide belediye üst düzey bürokratının dahil edilmesine karar vermişler.Tiyatrocular cephesindense itiraz yükseliyor: Bu sanata müdahaledir,kabul edilemez... Sanat bağımsız olmalı ve hür kalmalıdır. Siyaset sanatı kontrol etmemeli.Üstün körü bakınca iki taraf da kendince haklı gibi görünüyor. Ancak işin aslı pek de öyle değil. Bu kavgayı kendi özelinde bırakıp, konuya daha geniş bir perspektiften bakıldığında hadise netleşiyor.Öncelikle bu konulardan anlamadığımı, tanımadığım bir dünyaya ilişkin görüş belirtmenin lüzumsuzluğunu belirteyim. Ama bu öğrenmeyeceğim manasını da taşımaz. Bir dostuma, tiyatro eğitimini üniversitede almış, yüzlerce kez sahneye çıkmış, oyun yönetmiş hatta yazmış bir dostumdan bilgi almak istedim.Bilmediklerimi öğrendim ki, hiç de hoş değil... Meğer ülkemizde tiyatrocu geçinenlerin önemli bölümü yüksek tahsilli değilmiş. Daha ziyade ideolojik görüşleri sebebiyle istihdam edilirlermiş ki, bu ideolojiyi biliyorsunuz. Kısa dönemler halinde iktidar olan bir siyasi fikir tahsili de yeteneği de meslek görgüsü ve bilgisi de sınırlı bu arkadaşları devlet dairelerinde işe alırmış.Bizim tiyatromuzun uluslararası arenada esamisi okunmadığı gibi,tiyatrocularımızın da türlü yarışmalarda takdire şayan bulundukları pek yaşanan bir şey değilmiş.Türk tiyatrosu halkın değerlerinden kopuk, hatta zaman zaman değerleredüşman (biz yine de muhalif diyelim) kişilerden oluşurmuş."Yönetmenlerin caka sattıklarına bakma sen. 'Hamlet'i sahneleyeceğim'diye havasından yanına varılmayanlar var ya, kendilerinden bir şeyortaya koyacak kabiliyette insanlar değiller" diyen dostuma göre buişler şöyle dönermiş. Bu zevat yıllık izinlerinde Avrupa'ya genellikle de İngiltere'ye gider, hem tatil yaparlarmış, hem de birkaç oyun seyreder, seyrettikleri oyunları CD'ye kaydettirirülkemize döner, gördüklerinin aynını taklit ederlermiş.Özel hayatlarıyla ve ideolojilerinin adamlığını nasıl yerine getirdikleriyle ilgili söylenenleriyse burada zikretmeyeceğim.O zaman özetleyelim:Eğer duyduklarım doğruysa, en azından önemli bir bölümü tahsili,bilgisi, görgüsü az; milletinin değerlerinden uzak, ideolojikaygılarla işe alınan, ideolojik davranan; mukallit olmaktan öteyegeçip orijinal olamayan bir güruhtan söz edilebilir.Bunların doğruluğunu hissedebilsem de tam olarak bilmiyorum. Yan"malumat"tan öte gidebilecek bir durumum yok.Ancak, şunu biliyorum: Sanatın desteklenmesi, özgür bırakılması; iyi sanatçılar yetiştirilmesi, bunun için devletin de üzerine düşeniyapması" farklı bir şey, bu garip ve fakir milletin paralarıyla kenditatmin etmek, ekipçilik yapmak, kafaya göre takılmak, denetime girmek istememek, miadı dolmuş işe yaramaz oyunları sahnelemek, ideolojik repertuar oluşturmak, aylarca sahne almadan maaş almak derdine düşmek başka şey..."Sanat lazım mı?" diye sorsanız "Lazım" diyorlar... "Tiyatro şart mı?"deseniz "Şart" cevabı veriyorlar. Zaten "Siz önemli sanatçılarmısınız?" cümlesini etseniz saldıracaklar. Belediyenin tavrı daortada...O zaman alın size bir çözüm teklifi:Siz kafanıza göre repertuar oluşturun, istediğiniz ideolojiyi savunun,siyaset de yapın sahnede... Kabul...Devlet de size belki vergi indirimi uygulasın, belki indirimli veyaücretsiz yer göstersin. Ona da "Eyvallah"...Ama düşün bu milletin ve devletin yakasından istifa ederek... Özgür özgür kendi tiyatrolarınızı kurun. Oyunlarınızı oynayın...Sırtımızda şimdiye kadar taşıdığımız gibi taşımaya devam edelim isteyecek, elbette buna yanaşmayacaklar...Duygusal sebeplerle...Ama bir de böyle olduğunu düşünsenize...Halkından uzak, seyredilmesi imkansız, yerel olmaması bir yana dünyada gülünç hale gelmiş oyunlar; çalışmadan maaş alan oyuncular, eylem yapan çalışanlar, idarecisini medyaya şikayet eden kafası güzeller kalır mı piyasada? Başkasının parasıyla sanat da başkasının sırtından şöhret de ideolojik temelli hayali baskı ve hürriyet denklemi de daha kolay sanki...Dedim ya... Ben bu dünyanın yabancısıyım. Sadece beyin fırtınası yapıyorum.

    • İKİ MUTLU ENGEL

      25 Nisan 2012

      Çok istememe rağmen, sizlerle bu sütunlarda buluşmayalı alışılmadık bir süre geçti.


      Biliyorsunuz, daha önce siz değerli dostlarımla buralarda hasret gideriyor, gündemle ilgili görüşlerimi paylaşıyor,mesafe fark etmeden Türkiye'nin dört yanına ve yurt dışına ulaşıyordum.Kavuşturana şükür...Bu kez uzadı ama hayırlı iki sebeple...Sebeplerin ilki muhtemelen internet sitelerinde okumuşsunuzdur, üçüncü kitabımın hazırlığıydı... Dışarıdan görüldüğü gibi kolay bir süreç olmadığını üçüncü kez gördüm. Yazıların toparlanması, tekrar tekrar okunması, sıralamaların yapılması, kapağın teşkili, baskı, mücellit,ISBN süreçleriyle bizzat ilgilendim ki, aksaklık olmasın. Her neyse,sonuçta el içine alın akıyla çıkacak, dostlara yüz akıyla takdim edilebilecek, kardeşlerimizin gönül göz zevkiyle okuyacakları pırılpırıl bir kitabım daha çıkmış oldu.Daha önce haberdar olmayanlarınız için adıyla başlayayım: İşaret Fişekleri..."İşaret Fişekleri nedir?" diye soran dostlarıma verdiğim cevabı buradada tekrar edeyim: İşaret Fişekleri, benim çeşitli konularla ilgili ve konjonktürel olarak açıkladığım fikirlerimin meçhul olmayan, hatta adları tek tek zihnimde kayıtlı binlerce kardeşime sunulmasıydı.Kitap haline gelmesi, yüz yüze gelmesek de adımı bilen, nasıl birinsan olduğuma ilişkin kanaatleri olan ve eksik olmasınlar saygı duyan kişilere de ulaşmayı kolaylaştırmış oldu...Emek, zaman, yorgunluk... Hepsi tamam... Ama arka kapakta dediğim gibi,birkaç kişinin bu işaret fişeklerinden birinin küçük bir parçasından istifade edebilmiş olması bile bütün bunlara değerdi...Kısa zaman sonra kitabın yurdun önemli şehirlerinin önde gelen kitapçılarda olacak, raflarda boy gösterecek.En azından şu kısa zaman içinde bir şekilde kitabımı görenlerin büyük beğeniyle karşıladıklarını idrak etmenin mutluluğunu da yaşadım. Bu sebeple kitabın vücuda gelmesinde yayınevinden matbaacıya, dizgiciden mücellite, taşıyıcıya kadar katkı sağlamış, bizzat gelip görmek isteyerek ilgisini belirtmiş, görüş bildirmek için zahmet etmiş,keyfimize ortak olmuş bütün arkadaşlarıma da teşekkür ediyorum.***Sizlerle buluşmanın ikinci mutlu engeli yıllardır genel başkanlığını yaptığım ve bu sebeple iftihar ettiğim Başkent İktisatçılar Derneği kongresiydi... Olağan olarak tertipledik. Bu yıl yapılan, altıncı olağan kongreydi...Eksik olmasınlar, arkadaşlarımız benim istek üzerine tekrar liste açıklamam üzerine tek listeyle seçime gitmeye karar verdiler. Sonuçta oybirliğiyle yeniden Başkent İktisatçılar Derneği'nin Genel Başkanlığı'na seçildim.Bizde işler bilinen gibi işlemiyor. Duyduklarımdan, gördüklerimden biliyorum ki, başka derneklerin ekserisinin yönetimlerinde bulunmak bir kavga-niza meselesi oluyor. Birileri dernek adıyla adaylığa soyunuyor, birileri iş takibi yapıyor, birileri itibar derliyor.Ancak Başken İktisatçılar Derneği'nde ve benim bulunduğum herhangi biryerde bunlardan söz edilemez. Bizde derneğin yöneticisi olmak yük vesorumluluk demektir ki, ben ve yönetimde yer alan arkadaşlarım bununhem bilincindeyiz, hem de bu durumdan mutluyuz.Dernekte yıllardır arkadaşlarımın destekleriyle yöneticilik yapıyorum.Çeşitli güzel işlere imza attık hep birlikte. Dergiler çıkardık,projeler gerçekleştirdik; toplantılar yaptık, organizasyonlar düzenledik.Hepsinden de son derece büyük keyif aldık. Memleketimizin iyiliğine olduğuna inandığım bütün talepleri bir yandan yerine getirdim, diğer yandan da destekledim. Allah, arkadaşlarımdan razı olsun. Birbirimizeg ereksiz yorgunluk vermemeye çalıştık.Kongrenin en büyük kazançlarından birisi eski Akademili arkadaşlarımla yan yana gelebilmek oldu. Hayat gailesi sebebiyle zaman zaman irtibatımızın azaldığı kardeşlerimizi yeniden dünya gözüyle görmek büyük bir kazanç oldu hepimiz için. İşini-gücünü bırakıp gelen üye kardeşlerimiz de vardı toplantıda, uzaklardan, şehir dışından gelenlerde... Hepsi başımızın tacıydılar ve birlikte tek tek taşıdığımız anlamların zenginleştiğini hissettik.İnsanın en güzel günleri gençlik olduğu gibi, arkadaşları içinde degençlikte kurulanlar gibisi olmuyor.Hülasa daha güçlendirdiğimiz, biraz da güncelleştirdiğimiz listemiz oybirliğiyle yeni dönemde de sorumluluğun altına girmiş oldu. Dilerim,her birimizin istediği gibi daha aktif bir dönem olur. Bundan sonraki seçim 3 yıl sonra... Eksiksiz buluşmalar diliyorum...***Bu yazı biraz özel oldu. Sizlere kendimden birkaç gelişme ve mutluluk haberi vermek istedim.Suriye'nin durumu, Irak ile olan ilişkilerdeki gelişmeler, siyaset,ekonomi ve kültür hayatımızdaki konular daha sonraki yazılara kalsın...Daha sık zaman diliminde buluşmak üzere selamlarımı gönderiyorum.

    • BİLİNÇ ALTINDAKİ TEHLİKE

      24 Şubat 2012

      Geçen yazımda "Sokaktaki Cesetler" başlığı altında Avrupa'nın bazıyönlerini vurgulamıştım.


      Sürekli bize ana hedef olarak gösterilen vebir parçası olmakla adeta görevlendirildiğimiz Avrupa'yı tanımıyoruz çünkü. Millet olarak ne olduğunu tam olarak bilmediğimiz bir ucubenin peşinde giderken bazı noktaları işaretlemiştim kendime göre...Olumsuz gidişe dair bir takım tespitlerimden sonra yazımı, "Söylemeden geçemeyeceğim... Ne yazık ki, Avrupa'daki bu gidişin bize yani Türkiye'ye dokunacak bir ucu var. Ancak onu da bu yazıya kesip biçmeden, meramımızı tam ifade etmeden sığdırmak zor. Emin olun Avrupa'yı çok büyük bir tehlike bekliyor. Sadece Avrupa'yı mı? Hayır...Avrupa merkezli bu ateş, biz dahil dünyanın çok farklı coğrafyalarına düşmeye aday. Bir daha ki yazıda da onu işleyelim..." şeklinde bitirmiştim.Bunları yazarken ben ırkçı bir bakış açısı mı taşıyordum?Hayır!..Bir toprak parçasına, ırka, inanç grubuna, medeniyet birikimine, grup bilincine, felsefi yapıya, kültür dünyasına veya düşünce iklimine karşı nefret hissi uyandırmak mı vardı hedefimde?Hayır!..Yazının geri planında bir kompleks, aşağılık duygusu, kıskançlık,haset, kin, öfke, garaz, intikam duyguları mı taşıyordum?Sizi temin ederim ki hayır!.. Hayır, hayır!..Aşağıda söyleyeceklerim sanırım bu "hayır"lar konusunda sizi ikna edecek ve yazının objektif bir tahlil ve insani kaygılardan öte birmana taşımadığını; tarihe bir not düşmek ve uyarı görevini ifa etmek harici bir niyete yaslanmadığını ispatlayacak, yazıya bu açıdan mesafeli yaklaşanları ikna edecektir. Ayrıca (haberleri olur mu bilinmez ama) Avrupalıları da gücümün yettiği oranda uyarmak düşüncesindeyim.Ben her ne kadar "haberleri olur mu bilinmez" desem de kendilerinin düşmanlarının bulunduğuna inandıkları, üzerine hayaller kurdukları veya muhaliflerinin olduğunu düşündükleri coğrafyaları çok iyi takip ettiklerini de biliyorum.Emin olun ki, Ankara'yı da, İstanbul'u da, Trabzon'u da, Malatya'yıda, Diyarbakır'ı, Urfa'yı da sizin-bizim bildiğimizden çok daha iyi biliyorlar. Hatta diyebilirim ki, bizim oralarda tanıdığımız dostlarımızdan daha çok işbirlikçileri var.O halde kaldığımız yerden devam edelim:Önce şunu işaretleyeyim, Avrupa'nın genetik yapısında, sosyal hafızasında ve kültürel birikiminde bir takım problemli alanlar var.Tarihi şöyle bir incelerseniz göreceksiniz.Soruyorum: Kadınlar "cadı" diye nerede yakıldı?"Avrupa" cevabını verenlere bir soru daha:Kaç kişiyi yakmışlardır? 10 mu, 100 mü, bin mi?Bilemediniz... Tam 300 bin kadını bu süreçte cadı diye yaktılar...Engizisyon mahkemelerini bilen biliyor. Yok yere insanların sehpalara çıkarıldığı, insanlığın sükut ettiği, adalet kavramının yok edildiği bu mahkemeler Avrupa tarihinin yok kabul edilmez bir kanlı sayfası.Aforoz müessesesi ile insanların tamamen vicdani bir inanç olan dinden atılmasını dünya Avrupa'dan gördü değil mi? İnkar edilmesi şüphesiz komik olacak... Bir başka örneği de yok bu dünyada.Neyse oralara kadar gitmeyelim. Yazı alanımızı da, sizin sabrınızı dadaraltmaya gerek yok. O halde daha yakından, geçtiğimiz yüzyıldanörnekler vereyim:Sanırım, "Bugüne dek insanlık en çok neden çekti?" diye sorulsa hemen herkesin cevabı belli: Komünizm ve faşizm...İşte size iki örnek. Bu iki fesat ideolojinin de kaynağı Avrupa.Komünizm yüzünden Güney Amerika'dan Uzak Doğu'ya kadar dünyanın hemen her köşesinde milyonlarca insan öldü. Lenin ve Stalin dönemlerini yaşı yetmeyenler de kitaplardan biliyor. Sovyetler Birliği'nin, Kore'nin,Vietnam'ın, Kamboçya'nın, Bolivya'nın, Arjantin'in, Kolombiya'nın,Meksika'nın bütünüyle kan gölüne dönüştüğünü kimsenin unuttuğunu sanmam... Sadece o kadar mı, Asya ülkelerini Suriye'den Hindistan'a bulisteye eklemeli... Avrupa'nın Doğu Blok'unu da öyle. Ya Afrika'yı?Bir de bu kapsamın dışında olanlar var... Misal olarak Türkiye çok güzelve yakından bildiğimiz bir örnek. Tarihi neredeyse Cumhuriyetle yaşıt olan komünizm hareketleri, 1980 darbesine kadar binlerce insanın ailesine, canına, sağlığına, hürriyetine, malına, geleceğine malolmadı mı?Faşizm de malum...Almanya'yı, İtalya'yı ve daha sonra açık-gizli Avrupa'nın genelini yakan bir ateş olarak düştü dünyaya.Bu iki şer cephenin de müsebbibi, beşiği Avrupa'ydı...Zaman zaman bu iki ideolojiyle paralellik arzetse bile tamamen nev-işahsına münhasır bir başka hadisenin de not edilmesi lazım.Dünya savaşları...Birincisi, Birinci Dünya Savaşı... 20 milyon insanın canına sebep olanbu savaş tamamen Avrupa imalatıydı. Topraklar işgal edildi, ordular bölük bölük kırıldı, şehirler birer birer yok edildi. Amerika Birleşik Devletleri, dünyanın yeni efendisi olarak ortaya çıktı savaşın sonunda. Belki de daha sonraki onlarca zulmün perdesi olan BM de oyılların hediyesi insanlığa.İkinci Dünya Savaşı'ysa rekoru çok daha yükseğe taşıdı. 26 milyonusadece Sovyetler Birliği'nden olmak üzere (ki bunların bir kısmı sayıları milyonlarla ifade edilen Türklerdir) 50 milyon insan hayatını kaybetti. Ocaklar söndü, ülkeler yıkıldı, şehirler yok oldu...Yahudi soykırım İkinci Dünya Savaşı'nın sembolü oldu. İddiaya göremilyonlarca insan yok edildi.Bitti mi?Hayır...Sonrasındaki gelişmeleri hatırlayalım...İkibin yıldır bir ülkesi olmayanlara, Osmanlı'dan zorla kopartılan veBirinci dünya Savaşı'nın sonundan itibaren ülke olarak hazırlananFilistin ikram edildi. O günden bu yana baskı ve zulümle, işgalci pozisyonun olan İsrail hayat buldu. Birinci Dünya Savaşı sonrasında teşekkül eden sorunlu Ortadoğu'da sorunlar kalıcı ve çözümsüz hale getirildi.Dikkat ederseniz bölge o zamanlardan beri bir türlü huzur, barış verefah görmedi. Diktatörlerin zulmü altındaki milyonların bir kısmı,diktalardan kurtulduğu halde hala kendilerine gelebilmiş değil. Bir kısmıysa sürüyor.Başka?ABD'nin dünya hakimiyeti sağlamlaştı.Bunların her birinin sorumlusu, psikolojik altyapısında problemli alanlar taşıyan, geçmişinde kan kokan Avrupa'ydı.Söyleyeceklerimiz bununla sınırlı değil...Kara kıta Afrika'ya getirelim sözü. Malum, Ermeni soykırımıiddialarının Fransa'da kanunlaşmasından sonra ilk söylenenlerden birisi de Fransa'nın Cezayir'de yaptıklarıydı. Resmi rakamlara göre onbinler seviyesinde olan kıyımın yüzbinleri geçtiğini yazıyortarafsız tarihçiler. Tunus deyince de Fransızların yapıp ettiklerinihatırlıyor olmamız tesadüf değil. Ruanda'daki soykırım ise destanşeklinde anılır hala... İtalyanların Libya'daki kıyımlarını hiçbilmiyorsanız toprağı bol olsun Antony Quinn'in Çöl Arslanı filmindenöğrenmişsinizdir. Libyalı Müslümanlar, acımasızca katledilmişlerdi.Mısır'ın İngiliz mezalimini yaşamasına bu bağlamda bir şey demeyenlerolabilir de, kıytırık Belçika'nın bile milyonlarca Afrikalıyı yoketmesine ne isim verilebilir?Daha önceki yıllarda İspanyolların, Portekizlilerin Afrika da dahil dünya genelindeki kıyımları birer utanç madalyası olarak zaten Avrupa'nın boynunda asılı duruyor.Kara kıtayı Amerika'ya ve kendi kıtalarına köle olarak taşıyanAvrupalıların, kurdukları ABD'de her şey bir yana 1960'lara kadar insan yerine koymadıkları siyahi insanların durumunun bir akıl tutulmasıyla telifi mümkün olmasa gerek...Sayısız insanın nasıl oralara götürüldüklerini anlatan şu bir tekmisal dahi, yapılanların akla yaklaşmasına yardım edecektir:Portekizliler köle ticaretinde söz sahibi olmak istemektedirler. Bununiçin savaş gemilerini Afrika sahillerine yanaştırırlar. Yerel halkonların kim olduklarından ve ne istediklerinden habersiz meraklıgözlerle bu misafirleri incelerken yoğun bir top atışı başlar. Köylerve kasabalar yer ile yeksan edilir. Halk ne yapacağını bilemezhaldeyken kaçmayı bile akıl edemeyecek duruma gelir. İyice şaşkın durumdaki insanlar yakalanarak gayriinsani şartlarda balık istifi gibigemilerle okyanusun öbür yakasına taşınır.İspanyolların, Güney Amerika'daki altın madenlerinde yaptıklarını da anlatabiliriz ama yazı bizim tahminimizden de uzun olabilir. Sadece binlerce insanın ölümü pahasına çıkarılan altınların her toz zerresinin Avrupa'ya taşındığını söylemekle iktifa edelim.Bosna kırımınıysa hepimiz çok net hatırlıyoruz. Sırp ve Hırvatlarınortaklaşa bir tavırla zavallı Müslümanların üzerine yürüyüşü,yüzbinlerin katli, onbinlerce tecavüz, yok edilen tarihi birikim,sindirilen bir millet ve bu kırımın muhatabı Müslümanlar olduğu içinsessizce olayların belli kıvama gelmesini bekleyen Batı dünyası dünkadar yanımızda. Bu soykırımın fiili sahipleriyse uluslararası mahkemelerin kararlarına rağmen yıllarca yakalanamıştı..Bizimle ilgili kısımda ise öncelikle gurbetçiliği hayatımıza sokan günleri anarak başlamak gerek.Tamamen yıkılmış Avrupa'nın imarı, yeniden kalkınması gerekmektedir. O halde ucuz, güvenilir, iş seçmez insanlara ihtiyaç vardır. BizzatAvrupalıların yaptıklarıyla daha da fakirleştirilmiş Anadolu insanından daha uygunu bulunamaz. İşçilerimiz başta Almanya olmak üzere davet edilir ve giderler. En ağır, en pis, en az getirisi olanişlerde çalıştırılan işçilerimizin neler çektiğini pek çoğumuz akrabaları vasıtasıyla biliyor olmalı.Ancak bu geçici işçiler beklenmeyen bir şekilde Avrupa'da kalırlar.Ana-babalarını, eşlerini, çocuklarını, kardeşlerini de taşırlar. Hattaaynı köylülerin, aynı şehirlilerin çoğunluğunu oluşturduğu semtleroluşur. Çok çalışan, az kazanan, şikayet etmeyen, haklarını aramayan,dil bilmeyen, resmi yollardan habersiz, talepte bulunmayan insanlarbir süre sonra iyice adapte olurlar gittikleri ülkelere...Artık dil bilen, işlerinde ustalaşmış, tahsilini sürdüren, para bitiktirdiğinden oaralarda mal-mülk edinen, iş yeri açan, haklarını bilen, sivil toplum kuruluşları oluşturan, birlikte hareket edebilme kabiliyetini haiz, memleketlerindeki siyasilerle ilişkilerini geliştirmiş, çifte vatandaşlık vs. gibi uygulamalarla oy hakkınakavuştuklarından yerel yöneticilerle pazarlık yapabilme konumuna yükselen, hatta son zamanlarda bizzat siyasete dahil olarak ülkeyönetimini omuzlayan vatandaşlarımız vardır.Elbette Fas, Suriye, Cezayir, Mısır göçmenlerini de bu çerçeve içine alabiliriz.Şimdi yukarıda bahsettiğim gelişmelerle Avrupa'da son zamanlarda yaşananları mukayese etmenizi rica ediyorum.Her şeyin başı değildi belki ama en azından Avrupalıların bilinçaltlarını ortaya koyabilmeleri açısından önemli bir kilometretaşıydı Almanya Merkez Bankası eski Başkanı Thilo Sarrazin'in "Almanya Kendini Yok Ediyor" adlı kitabı.Kitapta (özetle) Türklerin bir ur gibi Almanya'yı sardığı, Türkler başta olmak üzere Müslüman göçmenlerin Almanya'ya uyum gösterebilmek adına bir türlü adım atmaya yanaşmadığı, kendi gettoları içinde sıkışıp kaldıkları, suçlara bulaştıkları, Almanya'nın yarınının ve Alman gençliğinin geleceğinin tehdit altında olduğunu anlatmıştı Sarrazin.Koskoca bir üst düzey bürokratın yarım asrı geçen bir konuyla ilgilibu kadar toptancı yaklaşması ve bu derece hakaretamiz genellemeleryaparak olaylara yaklaşması her ne kadar kabul edilemez olsa daAlmanya'da ve diğer Avrupa ülkelerinde büyük bir etki uyandırdığı gerçeğin ta kendisi olarak karşımızda duruyor. Türklerin ve diğer Müslümanların Almanya'dan gitme vakitlerinin geldiğini ve artık birşeyler yapılmasının şart olduğu değerlendirmesi, toplum içindeki kin tohumlarını çatlattı desek yeridir.Solingen'de yakılan Türkler daha unutulmuş değildi oysa...Ya da "dönerci cinayetleri" şeklinde adlandırılarak küçümsenmeye çalışılan seri cinayetlerin Neo-Nazilerce gerçekleştirildiğini nanlaşılması çok uzak bir gelecekte olmayacaktı.Evet, Türklerin ve Türk zannedilen bir Yunanlının öldürülmelerine buisim verilmişti. Zira böyle söylendikçe bir insanın yok edilişinin etkisinin azalacağı ve konunun tahfif edileceği sanılıyordu. Hatta"dönerci cinayetleri" adlı bir şarkı bile yapılmıştı.Olur mu?Olur...Çünkü bu bir takım kendini bilmez Alman gençlerinin işi değil mi?Hayır... Ortaya çıktı ki, Türkleri öldüren Alman Nazilerin lojistikdesteği Alman gizli servisinden yapılıyordu.Adresler, isimler, silahlar onlar tarafından veriliyor, cinayetlerdengeride kalan deliller onlara tarafından toplanıyordu. AlmanCumhurbaşkanı ve Başbakanının özür dilemeleri bu yüzdendi.Hazır Alman Cumhurbaşkanından bahsetmişken, bir takım iddialar sebebiyle görevinden geçtiğimiz günlerde istifa eden Cumhurbaşkanı Wulff için son zamanlarda dile getirilen bir iddia var:Müddeiler, "Alman Cumhurbaşkanı, 'Türkler bu toprakların parçasıdır,İslam da Almanya'ya aittir' dediği için gizli servis tarafındantuzaklanarak istifaya zorlandı" diyorlar. Şayet haklılarsa, bu karşıkarşıya olduğumuz durum, ben de dahil herkesin beklentisinden daha tehlikeli boyutta demektir... Ki, bu tehlikenin sınırlarını da varacağımecranın insanlığın omuzlarına yükleyeceği yükün de sonunu hesap etmekson derece güç olacak gibi görünüyor.Danimarka'daki karikatür rezaletinin temel hak ve özgürlükler kavramıyla izah edilmeye çalışılmasının vardığı sonuç malum...Aynı ülkenin yıllarca PKK'nın zehir saçan Roj TV'sine kucak açışıbiliniyor. Hatta öyle bir durum ki, yeni alınan mahkeme kararınarağmen, televizyon kanalı yayın hayatını sürdürüyor.Hollandalı ırkçı siyasetçi Wilders'in açıklamalarını, Fransız ırkçısıLe Pen'in duruşuna ekleyin bir de... Bakın karşınıza Avrupa'nın geleceğive insanlığın maruz olduğu tehditle ilgili nasıl bir acı ve ürküntüveren tablo çıkıyor.Anders Breivik adlı cani ruhlu kirli insanın Türk düşmanı olarak işlediği ve 70 kişinin ölümüyle sonuçlanan ada baskınını İslamkarşıtlığı ve Türk alerjisi ifadesiyle açıklamasına rağmen, facebook sayfasındaki beyanları ve fotoğraflarına rağmen "ruh hastalığı" iddiasıyla örtbas edilmek istenmesi de çok çok yeni tarihli... Düşününbir, Breivik'in katliamlarını daha ürküntü verici boyut taşıyor, yoksa bizzat Norveç devletinin bir takım mekanizmalarınca sahte veya enazından gerçeği yansıtmayan raporlar uydurmaya çalışması mı?Avrupa'ya ait tesbit edilmiş tam 47 aşırı dinci Hıristiyan terörörgütü olduğunu biliyor muydunuz peki?Bilmiyordunuz değil mi?Bunların medyaları da aynıdır, siyasetçileri de...Sarkozy'nin ülkemize neler yapmaya çalıştığını çok iyi biliyoruz.İsveç'ten Fransa'ya, Belçika'dan İsviçre'ye kadar geniş bir coğrafyadaMeclisler eliyle tarihler yazılmaya çalışılıyor ve artık soykırımcı olmadığımızı söyleyenlere bile cezalar öngörülüyor.Zira dediğim gibi bilinçaltları ve ruh dünyalarını oluşturan tarihleri korkunç ve anlaşılamayacak derecede karmaşık örgülerle dokunmuştur.Şimdilerde ırkçı partilerin yükselmeleri, Hıristiyan demokrat partilerin yabancı düşmanlığı yaparak onlardan pay almaya çalışmaları daha net görülüyor.Bakmayın siz bunların hümanist filan geçindiklerine. Tek tek anlattım işte...Emin olun hayatımda kendimle ilgili hiç korkmadım ama Avrupa'daki durumun Türkleri ve Müslümanları hedef alan bir katliama dönüşmesinden endişeleniyorum.Eğer böyle olursa, bu işin sonunun nereye varacağını kimse kestiremez.Rüzgar ekenler bile nasıl bir fırtına biçeceklerini bilmiyorlar bence...

    • AVRUPA SOKAKLARINDAKİ CESETLER!

      12 Şubat 2012

      "İnsan haklarında sınıfta kaldınız!..""Basın özgürlüğünü tesis edin!..""Türk demokrasisi çağın gerisinde!..""Tutuklulara, mahkumlara iyi davranmıyorsunuz!.."


      Heyet heyet gelip incelelemeler yaparlardı.Canlarının istediği dernekle görüşür, canlarının istediği cezaevine girer, canlarının istediği şehrimizi gezer, canlarının istediği gibi beyanat verirlerdi.Büyükelçiler bile ağızlarına geleni söyler, bizi millet veya devlet olarak yerin dibine batırırlardı."Bizim" gazetelerimiz de onlara çanak tutarlardı. Ne Ermenilere soykırım yapmamız kalırdı, ne Kürtleri asimile etmemiz, ne işkenceciliğimiz, ne hukuksuzluğumuz...Kendi ülkemizde parya muamelesi gördüğümüz çok olmuştur, hatırlarsınız...Ben çok iyi hatırlıyorum. Hatta hiç unutmuyorum. Bu Avrupalıların buzgibi memleketlerini de hiç sevemedim, buz gibi kalpler taşıyan siyasetçilerini de...Ne aydın geçinenleri tek yüzlüdür, ne de gazetecileri... Yüzlerine baktığınızda bir başkalar, arkanızdan başka oluyorlar nedense. Sözverip tutmadıkları, bir dediklerinin öbürünü tutmadığı da vaka-iadiyeden meseleler...Görüntüleriyse ilginç: İnsan hakları savunucusu, insan merkezli yaşayan bir kültür...Ne kadar doğru?Bana sorarsanız, hiç...Başkalarının emekleri, hakkı, yer altı veya üstü zenginliğinin istismarı ve sömürüsüyle kurdukları o ahım-şahım kurum merkezleri,şirket ofisleri, medya towerlarında asla burnundan kıl aldırmayan tavırlarıyla başkalarını insan hakları ihlaliyle suçlarlar...Tamamen hırsızlıkla oluşturdukları servetleriyle övünüp dururlar.Daha doğrusu eskiden böyleydiler. Artık maskeleri düşmüş durumda...Gazete haberleri, televizyon görüntüleri ortada. Krizle birlikte gerçek yüzlerini görmeye başladık nihayet onların.Sizde izlemiş veya okumuş olmalısınız, sokak ortasında yatan kriz mağduru evsizler soğuktan tir tir titriyor...Ekmek bulamayan işsiz kriz mağdurları yol kenarlarında ayazdan donarak teker teker ölüyor. Sonra ne mi oluyor? Cesetleri sokak ortasında kalıyor. Bir belediye görevlisi gelip de cesedi alana kadar yoldan geçen beyzadeler ve hanım evlatları onlara bakmadan yollarına devamediyor.Ellerinde çantalarla kendi derdine düşmüş olanlar, şirketlerini büyütme veya hiç olmasa küçültmeme, karlılığını daha da artırma amaçlarından taviz vermiyorlar. Baba evladına üç kuruşluk destek çıkmıyor.Avrupa'nın gerçeği budur işte...İşlerine geldiği gibi konuşup davranırlar, işlerine gelmediğinde isehiçbir şey olmamış gibi devam ederler hayatlarına. Bir gün sıranın kendilerine geleceğinden de emin oldukları için kılları kıpırdamaz,yürekleri hoplamaz, ciğerleri yanmaz."Öldü mü?""Birisi gömer...""Aç mı?""Benim yapabileceğim ne var ki?"Hayvanların haklarını bile savunan -ki öyle olmalı- Avrupa şimdi gerçeklerle yani sokak ortasında boylu boyunca yatan cesetlerle yüzyüze ve biz insan hakları ihlalleri yapıyoruz öyle mi? İfade özgürlüğü kalmadı değil mi?Dünyaya sırf derisinin rengi değişik diye Afrikalıları dağıtıp köleleştiren onlar değil miydi?Afrika'daki elmas madenlerini kim işletiyor?Mağrip ülkelerinin petrollerinin kontrolü kimde?Canının istediği ülkeyi işgal eden Amerika'nın kurucu ırkları Avrupalı değiller miydi?Libya, Tunus ve Mısır olaylarını mecburen bilenler, Afganistan,Pakistan operasyonlarını takip etmiyorsa da en azından Irak'ta nelerin yaşandığını bilmek durumunda. Sırada başka ülkelerin olduğunu da utanmadan söylüyorlar.Peki beğenmedikleri ülkemizde durum nasıl? Bunun cevabını vermek için 2001 krizini hatırlamak yeterli sanırım.En küçük bir toplumsal olay vuku bulmadan paranın bir günde dörtte biralım gücüne düştüğü günleri hatırlıyorum. Dev gibi holdinglerin değerinin sıradan bir şirket miktarına düştüğü o günleri nasılaşmıştık millet olarak?Bulgurlar paylaşılmış, köylerden şehirlere un çuvalları taşınmış, olanolmayana neyi varsa vermişti. Ev sahipleri kiracılarını idare etmemişlerdi belki ama, senetler-çekler idare edilmişti. Bizim sokaklarımızda Ogünler de ceset kalmadı çok şükür bugün de yok.Devletimiz var olsun ki, o zaman da kimsesize koşmuştu, şimdi de koşuyor...Arjantin'de aynı dönemde krize girmişti ya, marketler yağmalanmış,analar-babalar dövülerek ellerinde ne varsa alınmıştı.Avrupa başkasının bedeni ve kaynaklarının zenginliğini akıllı yatırımlara dönüştürerek yaşadığı yalancı ve aldatıcı zenginliğin sadece küçük bir dilimini kaybedinceyse yukarıda yazdıklarımız oldu.Yazık, insanlık namına yazık.Dünyanın fakirleriyle alay edenlerin şimdi küçük bir sarsıntıda dilenciye dönüşmüş olmaları ne kadar acı. Ancak şairin de dediği gibi"eden kendine ediyor..."Biz de olanlardan payımızı aldık ve ülkemizi gittikçe daha dayukarılara taşıyoruz. Olan veya olduğu düşünülen eksikliklerimizi de kısa vadede düzelteceğimizden eminim. Şu kadarından şüphem yok ki,hakkımızda yazılıp çizilenler gibi kötü durumda olmadığımızı bizim kadar onlar da çok iyi biliyorlar. Türkiye dünyanın parlayan yıldızı olmayı bu alanda da hak ediyor.Söylemeden geçemeyeceğim... Ne yazık ki, Avrupa'daki bu gidişin bize yani Türkiye'ye dokunacak bir ucu var. Ancak onu da bu yazıya kesip biçmeden, meramımızı tam ifade etmeden sığdırmak zor. Emin olunAvrupa'yı çok büyük bir tehlike bekliyor. Sadece Avrupa'yı mı? Hayır...Avrupa merkezli bu ateş, biz dahil dünyanın çok farklı coğrafyalarına düşmeye aday.Biraz sabır lütfen...Bir daha ki yazıda da onu işleyelim...

    • VAY BENİM KAHRAMANIM

      27 Ocak 2012

      Çağın bir gereği olmalı... İnsanlara, özellikle gençlere bir idol gösterip onun yolundan gidilmesi isteniyor.


      Bu, bizim için de geçerliydi.Yaşıtlarımızı düşündüğümde kiminin idolu Lefter'di... Kimisi Metin Oktay olmak isterdi kendine göre... Bazısı Süperman, Teksas, Tommiks, Zagor,Örümcek Adam'la eşitlenir, öyle üstün güçlere sahip olmak isterdi.Belki Beyaz Atlı Prens, belki Dartanyan, belki Alaaddin'e dönüşebilmek gönüllerden geçiyordu. Belki de Zeki Müren gibi güzel sesli, CüneytArkın gibi yakışıklı, Yaşar Doğu ya da Muhammed Ali Clay gibi güçlü,olmak isteyenler vardı, kim bilir?Sonraki yıllar malum...Wang Yu, Bruce Lee, Cemil Turan, Rocky Balboa, Michael Jackson, EfeAydan, Kadir İnanır, Ferdi Tayfur rol model olarak konuldu gençlerin önüne... Kim kimi beğenirse artık. Çizgi film kahramanı Marco gibi denizleri aşmak, Antonio gibi imkansız aşkların kahramanı olmak, Fred Çakmaktaş gibi babacan ve sevecen kalabilmek isteyenler de olabilir.Kızlar için de farklı değildi.Birisi kendisini sonsuz uykudan uyandıracak prensi bekleyen Pamuk Prenses'e özenirken, diğeri bir anda prenses olan ve cadı karakterliüvey annesine rağmen bir prensle evlenen Kül Kedisi'ne imreniyordu.Filiz Akın kadar güzel olabilmek, Emel Sayın gibi şakımak belki de Şeker Kız Candy gibi umudu kovalamak, Polyanna'ca dertlerin içinde mutluluk yudumlamak, Berin Hanım ya da Mevhibe Hanım olabilmek düşüncesinde olmaları normaldi.Şimdiki zamana hiç değinmiyorum bile...Kimi canlı kimi hayal, kimi müspet kimi menfi, kimi Kaf dağının ardında kimi bir el uzatımı mesafede o kadar çok figür var ki...Benim ve benim gibi küçük bir azınlığınsa hiç hiç o tür bir örneğe ihtiyacımız olmadı. Lefter-Metin Oktay zaten kişiye has kabiliyetlerle donatılmış sporculardı. Nesini örnek alacaksınız?Herkes kendi hayatının beyaz atlı prensi olduğuna göre ona da gerek yoktu. Alaaddin gibi şişeden cin çıkıp da imkansızlıklarımızı mümkün dairesine taşıyamayacağına inanıyor, çok az kişinin Cüneyt Arkın yakışıklılığında olacağını biliyor, Yaşar Doğu ve Muhammed Ali'nin kuvvetlerini bir yandan bileğimize taşımaya çabalarken diğer yandan esas gücün yürekte olduğundan emindik.Ne film yıldızlarına özenecek kadar cahil, ne sahne sanatçısı olmak isteyecek kadar aptal, ne de tuhaf özentilere kapılacak kadar boştuk.Bizim başka yıldızlarımız vardı. Biz, evet... Bizim kuşak genelde olmasa bile farklıydı... Daha doğru bir ifadeyle bizim kuşağın rüyalarda yaşamayanları nisbeten daha çoktu.Kendimden örnek vereyim...İlk kahramanım Atatürk'tü...Halen öyledir. Ömrümün sonuna kadar da öyle kalacaktır.İmparatorluk küllerinden binbir zorlukla ve binbir güçlük içinde bir vatan oluşturan büyük bir insandı. Biz ona yetişemedik veya o bize yetişemedi.Şimdi uzun uzun büyük önderimizi anlatarak konuyudağıtmayalım. Bilen biliyor.İkinci kahramanım Alparslan Türkeş oldu.Sert mizaçlı, kararlı, korkusuz, vatanperver, milliyetperver güzel bir insandı. Ülkemin gençliğini büyük ideallere davet etmişti.''Ben Türk milletini; sokaklarda ıspanak fiyatına satılan demokrasiye,rüşvet ve hile ile çiğnenen - çiğnetilen hukuk düzenlerine, ahlaktan mahrum bir hürriyete, tefeciliğe, karaborsaya yer veren bir ekonomiye çağırmıyorum. Türklük gurur ve şuuruna, İslam ahlak ve faziletine,yoksullukla savaşa, adalette yarışa, birliğe, kardeşliğe, kısaca hakyolu, hakikat yolu, Allah yoluna çağırıyorum" şeklinde kısaltabileceğim sözleri hala yüreğimi yerinden oynatır.Ben de ilk duyduğunda bu mübarek davete icabet edenlerden oldum. Ve rahmetli olana kadar da hep önünde, arkasında, yanında durdum.Yakınında olmaktan mutluluk duydum. Tanımaktan, davetine icabet etmekten hep iftihar ettim.Bu iki yıldız isim oldu benim rol modellerim.İlla bir Süperman'im olacaksa, bu Atatürk olmalıydı...Alparsan Türkeş varken Zagor'a, Örümcek Adam'a, şarkıcıya-artiste özenecek değildim.Ancak birisi daha vardı sacayağını tamamlayan. Beni ve benim gibiidealist gençleri etkileyen, etkilemek ne demek büyüleyen birisi daha vardı. Ne Atatürk'tü o ne Türkeş'ti... Belki bazen birisi, bazen ötekisi oluyordu. Çoğu zaman da özel ve nevi şahsına münhasır hususiyetleriyle uluslararası arenada arz-ı endam ediyor, bize ve bizim gibilere canlı-kanlı bir şekilde örmek teşkil ediyordu.Yorulmuyordu...Bıkmıyordu...Yılmıyordu...Korkmuyordu...Vazgeçmiyordu...Öyle bir hali vardı ki, bizlerde öyle bir iz bırakmıştı ki, sanırsınız insani bazı özellikleri yok. Mesela ben onu hiç yemek yerken,istirahat ederken, tatil yaparken, maç seyrederken, komşuya ziyarete giderken, düğünde göbek atarken, arabasını yıkarken, şöyle bir kıyı kasabasında herkesten uzak demli bir çayı yudumlarken düşünemiyordum.Belki de birisi bunları yaptığını söylese terslerdim. Çünkü işiyle okadar yekvücut olmuş bir insanı az görmüştüm.Yıllar sonra, aktif siyasi hayatının sonlarında elinde fotoğraf makinesini gördüğümde tuhafıma gittiğini hatırlıyorum. Halbuki, yemekde yiyordu, istirahat de ediyordu, tatil de yapıyordu. Buna rağmen işiyle, yani özgür ve müreffeh bir toplum inşa etme işinden taviz vermiyordu.Sacayağının üçüncü ismi bizlerdeki mücadele azmini yaşadığımız süreboyunca içimizde büyütmemiz gerektiğini öğreten, ama öğretmek için degayret sarfetmeyen, sadece davasını yaşayan, soluklayan kişiliğiyle Rauf Denktaş'tı...Bakın size bizim gibi vatanperverleri kendisine aşık eden bir büyüğün hayatındanki birkaç anekdottan söz edeyim.Henüz 1,5 yaşında insanın en büyük şefkat ve merhamet kaynağı olan annesini kaybetmişti.Anavatan'la tanışması hiç de gecikmedi. 6 yaşında gönderildiği İstanbul'da ortaokulu bitirene kadar kaldı ve lise tahsili için yeniden öz topraklarına döndü.İngiltere'de gördüğü hukuk eğitiminin ardından belki hiç aklından çıkmayan, belki de gönlünden geçmeyen bir hayatın içine daldı. O, adımadım bir millet nasıl kurtulur, bir savaş nasıl verilir, bir devletnasıl kurulur ve bir mücadele nasıl yürütülürün başrolüne gidecekti.Ben doğmadan çok önce başladı mücadelesi düşünün. Başkaları için birömür olan mücadele hayatı yaşadı. Çok genç yaşta 1948 yılında efsanelider Dr. Fazıl Küçük ile birlikte aynı kürsüde hatiplik yapması onunmayası ve birikimiyle ilgili ipuçları verecektir sanıyorum. Öne çıkışını müteakip ilk işinin Kıbrıs Türklerinin iki önemli lideri Dr.Fazıl Küçük ve Faiz Kaymak arasındaki soğukluğu gidermede arabuluculuk olması da karakterine aynalık edecektir.Kısa süren savcılık hayatından sonra Denktaş'ı kah Kıbrıs Türk Kurumlar Federasyonu Başkanı, kah hükümet üyesi, kah Türk toplum sorunlarıyla uğraşan bir merci, kah Türk Mukavemet Teşkilatı kurucusu kimliğiyle komitacı ve eylemci olarak gördü dünya. Düşünün, ben daha bebek yaşlardayım. Yıl 1958...Kıbrıs Federasyonu ortak anayasasının hazırlanması çalışmaları altına girdiği yüklerden birisiydi. Ada'ya Türk askerinin gönderilmesi fikride ilk onun zihninden çıktı. Dışişleri Bakanımız Fatin Rüştü Zorlu bakan olarak göremese de Kıbrıs'a ilk Türk askeri 1960 yazında adım atmıştı bile...Makarios tarafından istenmeyen adam ilan edilecek özelliklere sahip olan Rauf Denktaş, bu çalışmaları çerçevesinde Kıbrıs'a sandalla geçerek Türk direniş hareketlerini örgütlemeye başlayacak kadar cesur birisiydi. Rum teröristlere direnen, direnişi yayan Rauf Bey,kendisinden vazgeçerek yaşadığı hayatında Kıbrıs Cumhurbaşkanı Yardımcılığı, Kıbrıs Türk Yönetim Başkanlığı da icra etti. Türkiye'nin müdahalesinden sonra ilan edilen Kıbrıs Türk Federe Devleti'nin ilkdevlet başkanlığına seçildi.O tarih, Rauf Denktaş'ın ömür verdiği Kıbrıs ile artık tam anlamıyla özdeşleştiği zaman dilimi olacaktı. Ardından girdiği bütün seçimleri kazandı ve hep zorlu masaların zor adamı olarak Kıbrıs ve Kıbrıs Türk varlığı mücadelesinin kahramanı oldu. 2005 yılında aday olmadığı seçimlere kadar gençlikten yaşlılığın ilerleyen yaşlarına kadar hep mücadele içinde yaşadı.Yakındoğu Üniversitesi Hastanesi'nde yani yine vatan topraklarında hayata gözlerini kapattığında geride şerefli bir mücadele hayatı, birçok eser, hür bir millet ve bağımsız bir devlet bıraktı.İşte benim idollerimden olan Rauf Denktaş bu sebeplerle hep kahramanım oldu.Türkiye ile zaman zaman yaşadığı fikir ayrılıklarına normal olarak bakmak gerek. Zira ne o Türkiye'siz, ne de Türkiye O'nsuz olabileceklerini bilirdi.O sebeple Türkiye Cumhuriyeti'nin yavru vatandan aşıp bütün Türkillerinde efsane olan Rauf Denktaş'ın cenaze törenine tam kadro katılması olması gerekenin cereyan etmesidir. Bununla birlikte vefamızı, birliğimizi, bütünlüğümüzü de dünyaya göstermiştir.Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül ve Başbakanımız Recep Tayip Erdoğan'ın şerefli bir Türk büyüğünün cenazesinde saf tutmasını alkışlıyorum.17 Ocak'taki törene dilerdim ki mazeretim olmasa da iştirak edebilsem.Ama kısmet değilmiş. Artık Cumhuriyet Parkı Türk dünyasınınmerkezlerinden birisidir.***Ne demiştim?Benim sanatçı, futbolcu, artist idolüm hiç olmadı. Süperman,Spiderman, Batman tanımadım ömrüm boyunca...Ama üç büyükle büyüdüm: Atatürk, Türkeş ve Denktaş...Şimdi son büyüğü, son kahramanı da kaybettik.Tek şey söylemek gerekirse: Vatan sağolsun...

    • YÜCE TÜRK MİLLETİ ADINA

      14 Ocak 2012

      Orta yaşlarımıza geldik artık... En güzel yıllarımızı geride bırakalı hayli oldu. En güzel yıllarımız, evet...


      Bundan kastım gözümüzün daha iyi görmesi, elimizin daha iyi tutması değil elbette... Kastım,yüreğimizin daha hızlı çarptığı, kanımızın daha hızlı aktığı,sevdalarımızın en uçlarda yaşandığı, kendinden vazgeçme halimizin zirveyi bulduğu yıllara, gençlik yıllarımıza işaret etmek.Yüreğimiz vatan için çarpardı...Sevdamız milletimiz içindi...Kendimizden vazgeçişimiz, mukaddes bildiğimiz değerlerimize dairdi...Emeğimizi de, ömrümüzü de, kanımızı da, canımızı da, tahsilimizi ve geleceğimizi de elimizin tersiyle bir çırpıda yana koyup harcayabilirdik.Gerçi hala geride kalanlarımız için durum pek farklı değil....Doğru ya, "geride kalanlar..." Yani bizler...Demek ki, gidenlerimiz var. Ana-baba ayrı kardeş bildiğimiz, aynı çatı altında üç kaşık çorbayı paylaştığımız, birlikte güzel ve büyük memleket hayalleri kurduğumuz gidenlerimiz...12 Eylül öncesinin belki sararan ama asla kaybolmayan titrek hatıralarından her an bize gülümseyen hilal bıyıklı yiğit kardeşlerimiz.Bir mücadele yaşanmıştı ve elbette hepimizin arzuladığı şehitlik makamına kimilerimiz ulaşacaktı. Kimilerimiz ise o mukaddes makamın uzağında kaldı. Baskınlarda, pusularda, arkadan gelen bir gölgenin eliyle şehit olmuşlardı bazıları. Bazılarıysa aileleriyle birlikte evlere atılan bombalarla...Çok genç yitti, sevdası uğruna o yıllarda... Çok ocak söndü, çok filiz ezildi gitti...Sonradan öğreniyoruz ki, bu ölümlerin pek çoğu zamanında engellenebilirmiş. Bir hakem düdüğünün maçı bitirişinden daha kesin şekilde komünist kalkışmanın başlattığı kavga anında bitmişti değilmi? Hatta, o düdüğü öttürenlerin önde gelenlerinden birisi "Darbenin şartlarının olgunlaştırılması"ndan bahsetmişti. Çorum, Maraş, Sivas olaylarının perdesi şimdi daha aralı. En azından bu olayların sıradan Sünniler ve sıradan Aleviler tarafından başlatılmadığını biliyoruz artık.1 Mayıs mitinginde ölenlerin kanlarının bulaştığı elle, MSP'nin meşhur Konya mitingine provokasyon sokan elin aynı olduğunu adımız gibi biliyoruz."Daha önce engellenebilirmiş" demiştim ya, kastım darbenin daha önce yapılabileceğine işaret etmek değildi. O gücün, yani asayiş kuvvetlerinin yaşananlara kavgaya "dur" diyebilecek kabiliyette olduğuna parmak basmaktı. Halbuki yaşananlar bunun tam tersiydi.Giden gitti...Kalanların bir kısmı bilmedikleri diyarlara kaçmak zorunda kaldılar.Tanımadıkları ülkelerin adını bilmedikleri şehirlerinde ömür çürüttüler. Analarından-babalarından-kardeşlerinden-sevdiklerinden ayrı düştüler. Aç-biilaç kıyılarda-köşelerde hayat mücadelesi verdiler.Diğerlerini topladılar...Zindanlara tıktılar sorgusuz sualsiz...Yaşla kuruyu, suçluyla iftiraya uğramışı, hainle vatanperveri, caniyle masumu, başka bir deyişle canlarının dilediğini aldılar sevdiklerinin elinden... Geleceklerini karartacakları, çilehanelere yolladılar.Hakaretin envai türlüsünü, hakaretin elvan türlüsünü yaşadılar.Bilmeyenler, yaşamayanlar, duymayanlar veya yaşı yetmeyenler son zamanlarda en azından gazete haberlerinde, televizyon yayınlarında,internet sayfalarında okumuş olmalı dediğim zamanlarda yaşananları.Anlatıyor işkence mağdurları:"El ve ayak parmaklarımdan, kulak memesinden ve tenasül uzvumdan cereyan verdiler. Bu işkence günlerce sürdü...""Sürekli dayak atıyorlardı, ömrümde görmediğim insanlarla, hiç gitmediğim şehirlerde eylem yaptığımı kabul edene kadar devam etti...""Suçlamaları kabul etmezsem annemi ve eşimi de getireceklerini söylüyorlardı...""Her adımda küfür, her adımda aşağılamayla karşı karşıyaydık...""Filistin askısına aldılar, kaval kemiklerime ve dizlerime sopa olduğunu sandığım sert cisimlerle vurdular. Ne olduğunu bilmiyorum,çünkü gözlerim bağlıydı...""O kadar çok İstiklal Marşı okutuyorlardı ki, canımı vereceğim İstiklal Marşı'ndan nefret ettim...""Yere yatırdılar, üzerimize botlarıyla çıkıp çiğnediler..."Bir de not: Bazı işkenceci askeri personelin PKK'yla sonraki yıllardaki ilişkileri, bazısının eylemci sol gruplarla illiyeti anlaşılmıştı.Daha neler neler... O kadar çok işkence yapıldı ki, Mamak ve Diyarbakır Cezaevleri masal zindanları gibi meşhur oldu. "Karıştır-Barıştır" düşüncesiyle çok kalabalık sol gruplarla ülkücüler aynı koğuşlara konuluyordu ki, sadece bu bile büyük bir işkenceydi.Rahmetli ve şehit Ülkü Ocakları'nın efsanevi Genel Başkanı MuhsinYazıcıoğlu'nın zindan hayatını kısmen biliyor ülkemiz. Birkaç metrekarelik bir hücrede geçti tam beşbuçuk yılı. Dile kolay değil mi,beşbuçuk yıl... En küçük bir "kusur" "ellerini uzat" emriyle başlayan ve ellerini bileklerden neredeyse kopartacak kadar şiddetli olan cop darbeleriyle sonuçlandı. Elektrik verdiler, dayak attılar, aç ve susuz bıraktılar. Büyük vatanseverin mukaddesatına sövdüler. Üç yıldır evladının şehadetine gözyaşı döken Fidan annemizin o günlerde neler yaşadığını bile düşünemiyorum. Kendisi bir parça anlatmış yaşadıklarını: "Beni tuttular. Kafama vura vura ve küfürler ederek işkencenin yapılacağı yere götürdüler. Çırıl çıplak soydular. Filisti naskısına bağladılar. Sonra parmak uçlarımdan ve tenasül uzvumdan elektrik verdiler. Uzun sürüyor ve çok ızdırap veriyordu. Dayağın ölçüsü yoktu. Ama fark ettiler ki, soyulmam ve mukaddesime küfüredilmesi canımı daha çok acıtıyor, o günden sonra hep aynı aşağılamayı yaptılar..."İdamlar geldi sonra peşpeşe...İdamlarda suçluluk değildi önemli olan ve temel alınan kıstas,"dengeleme"ydi. Bunu sonradan Kenan Evren de açıkça ortaya koydu: Bir sağdan bir soldan asıyorduk...Bu hengamda 9 yiğidini, 9 vatan aşığını darağaçlarına gönderdiler memleketin. "Yaşı küçük" veya "suçsuz" sözlerini gözünü kan bürümüşler duymadılar bile... Solculardan da idam olan vardı. Bir farkla: Onlar uluslararası efendilerinin, bizimkiler Allah'ın ve Kainatın Efendisi'nin (s.a.v.) adını zikrediyordu son nefeste. Ölüm ölümdü,adaletsizlik adaletsizlikti, merhametsizlik merhametsizlikti, vahşetvahşetti sonuçta...Kimisinin akli dengesi yerinde değildi. Kimisi hastaydı, kimisi küçüktü. Ortak yanlarıysa suçsuz olmalarıydı.Evlatları içeride olan ailelerin cezaevi kapılarında uğradıkları hakaret ve zulümler de yaşandı. İdam mahkumu Halil Esendağ'ı ailesinin dahi görmesine izin verilmedi. Haberleşmek mümkün değildi. Hatta birara Ülkücülerin aileleri Abdi İpekçi Parkı'nda 1987'nin zor şartlarında açlık grevlerine başladılar. Parasızdılar, sahipsizdiler,yalnızdılar...Bu çerçevede yaşadığım bir anımı sunmak istiyorum. Yamtar Çelik kardeşimi ziyarete gitmiştim. Gördüğüm manzara kanımı dondurmaya ve içeride yaşananları az-çok tahmin etmeme yetti...Yamtar 15 gün Filistin askısında kalmıştı. Filistin askısı da nedir değil mi? Bilmeyenler biraz incelesin. Kollarınızın arkasından bir kalas geçiriyor, ellerinizden bağlıyor ve sizi ayaklarınız yeri görmeyecek kadar kaldırıyorlar. Birkaç dakika sonra bile artık ne bilek ne omuz vücudunuzun ağırlığını taşıyamayacak hale geliyor. Ve Siz orada 15 gün kalıyorsunuz. Bu süre içinde kendisine tuzlu hamur yedirilmişti sürekli. Gördüğü işkenceden dolayı insanlıktan çıkma noktasına getirilmişti. Dili şişmiş dışarıda duruyordu. Ne kadar ağır işkenceden geçtiyse, sürekli hazır olda duruyor ve gözlerimize bakmıyordu. Tavanı seyrediyordu. Çünkü sadist eller öyle yapana kadar işkence etmişlerdi.Kadir Mahir Damatlar'ın hem de sadece bir seferinde 17 gün kesintisiz elektrik, dayak ve hakarete maruz bırakıldığını, buna rağmen tek kelime etmediğini biliyoruz ayrıca...Hüseyin Kocabaş'ın komaya sokulana dek dövüldüğünden de haberdarız.Bizler gibi Anadolu evlatlarının en büyük acı çektikleri manevi değerleri uzaktan da olsa bildiklerinden tuvalet konusunu bile işkence haline getirmişler. İnsanları birbirine görecek şekilde def-i hacetemecbur bırakmışlar. Belki Filistin askısını, elektriği verilmesini düşünemeyeceksiniz ama lütfen bu son yazdığımı size yapılmış olarak düşünün bir.Cezaevinde sakatlanmalar, ölmeler de vaka-i adiyeden sayılıyordu...Hüseyin Kurumahmutoğlu bunlardan birisiydi sadece. Namaz kılıyordu,sığınılacak kimselerin olmadığı bir hengamda sığınılacak tek merciye sığınmış, secde-i rahmana gitmek istenmişti. Oysa namazın yasak olduğunu düşünenler vardı. Kafasına dipçiklerde girişerek şehit ettiler onu seccade üstünde.Daha neler neler...Ricam şu ki, isimleri binlerle çarpın, olayları tam olarak anlayamayacağınızı düşünün, yazılmayanları yok saymayın.Çok zor ve tüketici yılların ardından cezaevleri önce rahatladı(nekadar rahatlayabilir ki?), sonra boşaldı... Geride yaralı aileler, ciddi travmalar geçirmiş mağdurlar, sakatlar, sicili en basit bir işe giremeyecek kadar karartılanlar ve boyunlara çoğu haksız yere asılmış"katil" yaftaları kaldı. Yarayı kimse görmese bile hep kanadı.Ailelerin gözyaşları hep gizli kaldı. Hele ülkücü camianın bir medyasıda olmadığı için, neredeyse toplum onları unuttu.Neyse ki o günler bitti...Devir değişti, köprünün altından çok sular aktı... Bir başka 12 Eylül sürecin tamamen tersine döndüğü gün oldu. Yapılan referandumda anayasa değişiklikleri kabul edildi ve eli kanlı darbecilere yargı yolu açıldı. Biliyorsunuz ben referandumda "hayır" diyeceğimi ifede etmiştim. Hatırlayacaksınız, gerekçem bütün maddelerin birden getirilmesineydi. Halbuki sözkonusu değişiklerin bazısına "evet"bazısına "hayır" demek gerektiğine inananlar vardı. Ama 12 Eylül'ü mahkemeye çıkaracak maddesinin geçmesi memnuniyet verdi.Bu çerçevede Sayın Başbakan'a referandum gayreti sebebiyle teşekkür etmek gerektiği kanaatindeyim. Yaşanan acıların belki hiçbirini çekmediler ama bu memleketin gençlerine yapılanların hesaba çekilmesini sağladılar. Savcılara ve savcıların iddianamesini dikkate değer bulan hakimler de teşekkür ediyorum.Şimdi devletinin ve milletinin omuzlarına koyduğu şerefli yıldızları sayesinde milletine ve devletine alçakça büyük kötülükler yapmış olan Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya için iddianame düzendi ve mahkeme bunu ciddiye alarak kabul etti. Sanık sandalyesinde artık memleketin güzel evlatları değil onlar oturacak. Allah'tan dilerim ki, ölüp kurtulan diğerleri gibi davalardan önce ölmezler... Allah onlara çok ömür versin,versin ki, o salona girsinler, sandalyeye otursunlar, cezalarını alsınlar... Allah onlara çok ömür versin, zihni berraklık versin, versinki, ellerine bulaşan kanları görsünler her zaman.Su ve sabunla o lekelerin ellerinden çıkmadığını ve çıkmayacağını görsünler.Hayır hayır, ben dava sonunda cezaevinde yatsınlar filan demiyorum.Muhtemelen ceza alsalar bile yatmayacaklar. 95 yaşını devirmiş bu mücrimler, muhtemelen affedilecekler veya evlerinde gözetime alınacaklar ceza alırlarsa...Ben basit bir rövanşist düşünceyle "onlar da girsin" demiyorum zindanlara... Benim dediğim basit:Mahkemeye çıksınlar...Hakim "Yüce Türk Milleti Adına..." diye başladığı cümleyi "suçlubulundunuz"la bitirsin... Gerekirse bir gün bile cezaevine girmesinler ama mutlaka "filan filan suçlarınızdan dolayı şu kadar cezaya mahkume dildiniz" denilsin yüzlerine karşı...Yüce Türk Milleti adına, Yüce Türk Milleti'nin kanının ve ızdırabının hesabı sorulsun...Budur...Bir eksiği de belirtmem gerek müsaadenizle. Bu işin arkasında sadece Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya mı var? O zaman darbeyi oluşturacak zemini hazırlayan subaylar, darbe çığırtkanlığı yapan gazeteciler,adaletle alakası olmayan mahkemeleri kuran savcılar ve hakimler,teşvik eden bürokrasi hepsi evet hepsi yargı önüne çıkarılmalı. Öyle adil yargılanmalılar ki, ömürlerinin kanla kısmında neyin ne olduğunu daha iyi anlamalılar.Yaptıklarının hesabı sorulmalı, rüyalarında gördükleri kabuslar hayatlarına taşınmalı.Eveet... Bugün çok mutluyum...

    • YEPYENİ BİR YIL!

      30 Aralık 2011

      Sorunlu, sıkıntılı, bir yıl geride kaldı... Her birimizin ömründen bir yıl eksiltse de, yaşananların verdiği ıstırap bu vedayı sevinçli bir hale getiriyor.


      Yaşananların verdiği sıkıntının ne olduğu sorulursa elbette buna tekerteker verecek değişik cevaplarımız olacaktır. Fakat benim cevabım ABD ve AB ülkelerinin Müslümanların üzerine oynadığı oyunlardır.Dikkat ettiniz mi, Arap Baharı yaşandı ülkelerde... Sosyal medya denilen sosyal paylaşım siteleri üzerinden başlatılan ve yayılan isyan cereyanı yarı akıllı-yarı deli ve zalim yöneticileri iş başından uzaklaştırdı.İyi bir şey oldu yani?Ben bir şey demeden gelişmeleri bir kez daha gözden geçirelimmi?Tunus... Hani, Bouazizi adlı seyyar satıcılık yapan bir gencin "yaşadığı hayata artık tahammül edememesi" sebebiyle kendini yaktığı ülke...Diktatör ve kendi ülkesini soyan Bin Ali iktidardan alaşağı edildi.Şimdi iş başındakiler de demokratik yolla iş başına geldiler.Mısır... Eski firavunları hatırlatan Hüsnü Mübarek ve oğulları iktidardan uzaklaştırıldı. Hem zalimdiler, hem de hırsız. Sahip oldukları serveti mesaiye kalarak elde etmediklerine ya da mirasa konmadıklarına göre milyarlarca doları toparlamaları 30 yıllık iktidarlarının tek gündemi olmalı. Ülkedeki sefaleti söylemeye gerek bile yok.Libya... Dile kolay 42 yıl demir bir yumruk olup halkının başında dolaştığı söylenen, babayı oğluna astırdığı kulaklara fısıldanan ve sonunda halkı tarafından linç edilerek öldürülen Kaddafi'nin ülkesi...Yemen emiri, yetkilerini devrederek ülkesinden ayrıldı...Suriye'de hala Sünni bölgeleri üzerinde ciddi bir baskı devam ediyor.Bu kuşağın belki en şanslı ülkesi Tunus oldu. Ülke demokratik yolla yeni idarecilerine kavuştu.Ama Mısır'da askeri bir rejim hakim oldu. Bir yandan seçimler devam ediyor, diğer yandan askeri idare halkın isteklerine cevap vermemekte ısrar ediyor. Tahrir meydanında kadınlar, yaşlılar, çocuklar ölmeye devam ediyor. Fakirlik ve Batı'ya bağlılık anlayışı aynen devam ediyor. Nasıl bir seçim sistemi kurulmuşsa aylar sonra kesin sonuçalınabilecek. Kan akmaya devam edecek.Libya bu ülkelerin en rahatıydı. Ülkede pek çok hizmet ücretsiz veya ücretsize yakın sağlanıyor, teknolojik imkanlar halka sunuluyordu. Bir biçimde Kaddafi gitti ama yerine gelenlerin derdinin ne olduğu tam anlaşılamadı. Aralarında bile uzlaşamadılar. Başbakanları istifa etti,liderin kim olduğu belli değil. Partiler bir yandan kurulurken bir yandan dağılıyor. İsyancı grupların aralarındaki çatışmalarda bile pek çok insan can verdi. Kaos hala hakim ve kısa zamanda bitecek gibi görünmüyor.Yemen'de sokaklardan kan akıyor.Suriye'de ikiye bölünmüş ordu birbiriyle ve sivillerle çatışıyor...Bakalım sonu nasıl gelecek?***Bütün bunlar kurgu...Tıpkı Müslüman Türkiye'nin başında sallandırılan Ermeni meselesinin güç ve enerji emici sarsıntısı gibi... Hatırlayın, sinir uçlarına dokunup verilen tepkileri barbarlık olarak dünyaya yansıtıyorlar.Tıpkı, PKK meselesini İslam dünyasının en aklı başında durumda kiülkesinin başına bela ettikleri gibi...Tıpkı, PKK'lıların asla gerçekleştiremeyecekleri eylemleri yaptıkları/yaptırdıkları gibi...Yıllardır işgal altında yapılmayan zulüm kalmayan Filistinlilerin bayramlarda çocukların attığı türden füzelerini kendilerine tehdit olarak sundukları gibi.Tıpkı mukaddes değerlerine hakaret ettikleri İslam dünyasının itirazlarını yobaz bir kalkışma olarak lanse ettikleri gibi.Tıpkı, kitle imha silahlarının varlığı bahanesiyle girip paramparça olacak durumda bıraktıkları Irak'ın bugünkü kaosu gibi.Müslüman dünyasını yeniden dizayn ve değişen dünya konjonktürünü kendi nam ve hesaplarına en iyi şekilde adapte etme gayretindeki Batılı kurgu.Enerji kaynaklarının kontrolünün hatların anahtarının ellerinde kalması lazım, bir...Obur bir şekilde sömürdükleri dünya kaynaklarıyla kurdukları saltanatlarının deva ettirilmesi lazım, iki...Ellerinde daha üstününü vermedikleri ve vermeyecekleri silah stoklarını eritmeleri lazım, üç...Müslüman dünyasının "ne oluyoruz" sorusunu soracak kadar başınıdikememesini sağlamak, zayıf ve dışarıdaki müdahalelere açık hale getirmeleri lazım, dört...Bunların bileşimi sağlamak için oynanan oyun son derece net:Müslümanları, barbar, cani, kana susamış, birbirleriyle bilegeçinemeyen, uyumsuz, yoz ve saldırgan olarak göstermek.Daha önce de yazmıştım.Ortamı hazırlayan da, maktulü belirleyen de, katili seçen de, katli"Allah-u ekber" nidalarıyla yaptırtan da, bunu güya amatör çekimlerledünyaya servis eden de onlar...Libya'ya müdahalenin, Mısır'da değişikliğin, İran'ın başını yukarı kaldırmamanın, Irak'ın iyi pazar olarak hazır tutmanın, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu'nun kilit ülkesi Yemen'i ele geçirmenin, Türkiye'yi sorunlara boğmanın, Afganistan'ı işgal etmenin, Pakistan'ı askerlerini öldürerek yıldırmanın en büyük gerekçesi "Müslüman barbarlığı" değilmi? Başka ve daha uygun bir bahane olabilir mi? Olamaz...Varolan silahları bir yandan satarken, "Bunların silahları var. Bizim için tehlikeliler" söylemini yerine oturtmanın en "gerçekçi" gerekçesi...Bütün bunlara çanak tutan iki unsur var: Birincisi, ele geçirilmiş ve Batı kuklası yapılmış Müslüman ülke idarecileri, ikincisi, geniş halk kitlelerinin hiç de kendi suçları olmadığı halde ciddi bir cehalet sorunu...***Olayları da, sebeplerini de, gelişmeleri de daha uzun irdelemek ancak sizi sıkar. O sebeple kara bir tablo üzerine oturan yazımı başladığım yerden bitirmek istiyorum.Evet, sorunlu ve sıkıntılı 2011 geride kaldı artık.2012 yepyeni ve kir değmemiş bir yıl olsun diliyorum.Aynı "harmandan sonra evlilik", "cumadan sonra buluşma", "akşama doğru ziyaret", "askerden sonra iş kurma", "okuldan sonra vatani görevi yapma" gibi dönüm noktalarından birisi de yılbaşı...Hiç bitmeyecekmiş gibi duran takvim yapraklarının tahminimizden hızlıve beklediğimizden kötü şekilde geçip gitmesinden sonra duvarlarımıza daha kapağı yırtılmamış yenilerini astık.Yırttığımız her yaprağın bir yandan kaybetmeye başladığımız insani değerleri yeniden getirmesini, daha huzurlu ve barış dolu zamanlara şahitlik etmesini, an be an tükettiğimiz ömrümüzün hatıra defterlerine doyumsuz lezzetler sıkıştıran hatıralar bırakmasını, daha büyük birTürkiye ve daha müreffeh bir Müslüman dünyaya ulaşmamızı diliyorum.Bu vesileyle başta hemşehrilerim olmak üzere bütün akraba, arkadaş vemilletimizin yeni yıllarını tebrik ediyorum.Belki önceliklerimiz farklıdır, iş bekleyen, aş bekleyen, sağlık bekleyen ve benim sıralamama iştirak edemeyenler vardır... Dilerim herkesin gönlünün olacağı gönlündekinin olacağı bir yıl olur.

    • OPERASYON!

      07 Aralık 2011

      Toplumu bir şekilde yönlendirmenin adına "algı yönetimi" diyorlar...Eğer insanların belli bir kavrayışa sahip olmasını isteyen varsa bubilimsel metoda başvuruyor.


      Onlar yani geniş halk yığınları,çoğunlukla bile değil, sürekli farkında olmayacak şekilde biçimlendiriliyorlar. Adı bu: Algı yönetimi...Yazılan her satırın, yayımlanan her kare görüntünün, fısıldanan her kelimenin bir etkisinin olduğu mutlak...Emin olun, kullanılan fotoğrafın, fotoğraf-haber veya yazı kombinasyonunun, fotoğraflar arasındaki sıralamanın, başlık büyüklüklerinin, kullanılan renklerin ve çizgilerin bile bilimsel değeri olan etki kabiliyetleri sözkonusu...Son zamanlarda "gayri nizami harp" kavramını duymuş olmalısınız."Asimetrik muharebe" sözleri de yabancınız olmasa gerek... Eminim,"toplum mühendisliği" duyduğunuz bir başka ifadedir.İşte bunların hepsini ve daha duymadığınız pek çoklarını "algıyönetimi"nin içinde sayabilmek mümkün...Bunun değişik metodları var.Filmleri düşünün... Ne kadar gaddar ve suçlu olursa olsun başrolü tutmadığınız bir film var mı?Onun polisten kurtulmasını, askeri operasyona muhatap olmamasını,saldırıdan sıyrılmasını, giriştiği harekatta başarılı olmasını,çıktığı yolda sonuca ulaşmasını, hapisten kurtulmasını, suçluyu yakalamasını isteriz değil mi?İşte örnekler... Bir daha düşünün... *** Bilinçaltı müdahaleler artık kanunlarla sınırlanıyor dünyada. Çünkü tehlikeliler...Bazı deneyler var: Siz sinema perdesinde film izlediğinizi zannederken, yapılan gizli reklamlarla alınan sonuçlar var. Gözün algılamadığı ama beyne hükmeden teknoloji dilediğinde siz colanaldırıyor, dilediğinde susuzluk hissi veriyor, dilediğinde sabun,çikolata veya akla gelmeyecek ürünler aldırabiliyor.Bunlar bilimsel olarak kanıtlandı.Çağımız bir şekilde insanların bilinçlerinin kontrol altına alındığı bir çağ olma yolunda hızla ilerliyor...Medya bu çabanın düğümlendiği nokta. Kitle iletişim araçları vasıtasıyla dilenen ne is o yapılıyor. Bunun illa ki bir ticari amaç gütmediğini düşünmeliyiz.Bize katili de maktulu da, kadını da erkeği de, ağayı da marabayı da,hırsızı da polisi de tutturabilen senaryoların İran-Irak savaşında,Almanya-Arjantin maçında, Muhammed Ali-Liston karşılaşmasında da,Pele-Maradona mukayesesinde de tarafımızı belli edebileceği gerçeği tam karşımızda duruyor.Konu mutlaka bir boy daha yukarıdan incelenmeli.O konuda size verebileceğim en son ve belirgin örnek kuşkusuz Libya'nın devrik lideri Muammer Kaddafi'nin öldürülüşü..."Ben sizim babanız değil miyim?" diye bağırıyordu Kaddafi... "Vurmayın,durun, haramdır" sözleri net olarak işitiliyordu. Çok da netgörüntülerin olmadığı kayıtlarda sesler netti ilginç. Ve o netseslerden bir başkası Kaddafi'ye vuranlar, itip-kaknlara aitti:Allah-u Ekber...Evet, "Allah-u Ekber" diye bağırıyorlardı iki karış sakallı adamlar.Vuruyorlardı, yalvarmaları duymuyorlar, "suçluysa mahkemede hesapversin" demiyorlardı.Kaddafi'nin böyle bir sonu hak edip etmediği tartışması ayrı bir konu.Ancak o yalvarırken, diğerleri "Allah-u Ekber" diye bağırarak linç etmelerinde samimiydiler. Hatta bir Müslümanın böyle bir işyapamayacağını bile düşünmezken bile samimiydiler.İstenen olmuştu: Bu vahşet irili-ufaklı, Müslim-gayri Müslim bütün dünyanın televizyonlarında yer aldı. Müslüman olmayan dünyanın İslam'ı algılamasında yaşatılan şokla bir perçinlenme, Müslümanlardaysa bir bilinç yarılması gerçekleştirmişti.Haksız mıyız?Aynısı, Irak'ta 2 milyon insanın kanına giren, milyonları evlerinden eden, onbinlere tecavüz ve işkence edenler tarafından uygulanmamışmıydı?Kafa kesme görüntüleri, kılıçlı ve iki karış sakalı olan insanların önüne Batılı gazeteci vs. konularak onların titrerken ki halleri az mıyayımlandı televizyonlarda?Aynı elin 11 Eylül günü dünyanın canlı izlediği bir dehşet organizasyonunun yöneticisi olduğunu düşünmek, yayınlanan iğrenç karikatürlerden sonra İslam dünyasının yaptığı nümayişleri pazara sürmek derdinin güdüldüğünü hissetmek abes olmasa gerek değil mi?El Kaide diye bu işin uzmanları tarafından bile varolup olmadığı tartışılan bir örgütün başına Usame bin Ladin isimli iki karış sakallıbir adamı koyup servis etmişlerdi. Silahlarla atış yaparken, insanları tehdit ederken, varsa örgüt elemanlarına talimat verirken görmemiz sağlandı... Sonra da tuhaf bir operasyonla öldürüldüğü açıklandı.Bir algı yönetimi de buydu işte...Son Topkapı saldırısındaki Libyalı teröristin sloganını da unutmamak ve bu çerçevede düşünmek gerek herhalde...Saddam, Kaddafi, Mübarek... Onların ülkeleri... Toplumsal hareketlenmeler...Filistin ve örgütler...Her biri sanki seçilerek vitrine konulmuş gibiydiler.Kendileri yaptıklarında samimi olsalar bile hep çirkin fotoğraf verdiler, kötü işler yaptılar... NATO operasyonu sonunda devrilmeden Paris'te saray bahçesine çadır kurmasına izin verilen Kaddafi'nin bu davranışı bile çok şeyi anlatıyor.Kısaca algı yönetimini icat edenler, uygulayanlar ve sonuç almaya çalışanlar bir sözü, bir davranışı onlarca yıl insanların önüne koyarak başka sonuçlar almaya çalıştılar çalışıyorlar...Bizim gözümüzde Arapların bizi sırtımızdan vurduğu, Arapların gözündeTürklerin savaşta sadece kendi Anadolusu'nu savunduğu Müslümanlıktan döndüğü ve işgalci olduğu, Balkanlar'da ve Kafkaslar'da zalim Türk imajının değişmezliği aklımızın bir yanında bulunmalı. Bir kısmı tamamen yalan bir kısmı ise sadece yarım doğru bu algıyı oluşturan aynı cenah.Dostumuzun-düşmanımızın kim olduğunu, tepkimizin sağlıklı olup olmadığını, yaptığımızın ölçüyü kaçırıp kaçırmadığını bir de bu gözle bakalım.Neler göreceğiz neler...

    • SURİYE TUZAĞINA DİKKAT

      23 Kasım 2011

      Suriye’nin sebep olduğu gerilim gündemin birinci sırasında malum Düzenli ordu birlikleriyle girdikleri şehirlerinde kendi vatandaşlarını öldürüyorlar. Sayısı şimdilerde 4 bine yaklaşmış durumda… Bir kişi bile kabul edilemez ama rakamın büyüklüğüne bakar mısınız?


      Arap Baharı’nın Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde geldiği durum göz önüne alındığında, yani Tunus’ta Bin Ali’nin, Mısır’da Hüsnü Mübarek’in ve Libya’da Muammer Kaddafi’nin onlarca yıl süren iktidarlarının nasıl kısa süre içinde yer ile yeksan olduğu düşünüldüğünde Suriye’nin ve başındaki yönetimin akıbeti hakkında fikir cimnastiği yapılabilir. Özellikle Kaddafi’nin hikayesinin doğru okunması gerek. “Ben sizin babanız değil miyim? Yapmayın evlatlarım. Günahtır, haramdır” yakarışları ve yüzü-gözü kanlı hali hala gözlerinizde canlanıyor olmalı. İnsani açıdan sadece son karenin düşünülmesi yürekleri burkabilir. Ancak nihayetinde o, astığı astık, kestiği kestik olan, hukuk ve vicdan bilmeyen, tecavüzleri, cinayetleri boyunu çoktan aşmış biriydi. Babanın infazını oğla veya oğlun infazını babaya yaptırdığı dahi anlatılıyor ki, düşünmesi bile güç… Akli ve ruhi melekelerini ziyadesiyle kaybetmiş bir vahşinin işi olsa gerek. Kısaca ettiğini buldu demek merhametsizlik olmasa gerek… Ben konuya şahıslar açısından bakmıyorum. Kaddafi gider, Maddafi gelir. İşler bir günde veya bir yılda düzelmez. Ciddi bir kabile yapılanmasının ve rekabetinin olduğu Libya’da müttefik güçlerin ülkeyi teslim ettiği güçler arasında şimdiden çatışmaların yaşanıyor olması bunu gösteriyor. Suriye konusuna bunları da göz önüne alarak döndüğümüzde yapılması gereken ilk işin muhasebe olduğu ve olayların akış ve gelişi şemalarının doğru bir birçimde yan yana getirilmesini ihtiyacı gün yüzüne çıkıyor. Olaylara iki ülke yani Türkiye ve Suriye merkezli bakmak gerek. Bir kere Suriye bizim komşumuz. Arada din bağları var. Akrabalıklar var. Oradaki Kürtler ve Arapların burada hısımları var ve başları derde düştüğünde akıllarına ilk gelen şemsiye Türkiye oluyor. Doğrusu da bu. Biz de onlara kollarımız gererek sığınanları bir süre olsun muhafaza edebilmiştik. Başbakanımız ile Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın kısa zaman öncesine kadar olan dostluklarını iyi hatırlıyoruz. İlişkilerimiz o noktaya varmıştı ki, önce vizeler kaldırılmış, sonra iki ülke parası birbiri arasında rahatça dolaşıma açılabilmişti. İlk kez Suriye topraklarına ayak basanlar verdikleri Türk Lirası’nın üstünü aynı şekilde alabiliyordu. Ortak Bakanlar Kurulu toplantıları icra ediliyor, iki ülkenin ayrı-gayrısının olmadığı konuşuluyordu. Ama artık işin geri dönülmez boyuta ulaştığı anlaşılıyor. Dışişleri Bakanımız Ahmet Davutoğlu’nun yoldan dönülmesi ve halka yakın bir idareye kavuşulması yönündeki telkinleri yeterli olmadı. Sinirden rengi değişmiş ve büzüşmüş bir halde Davutoğlu’nun karşısında oturan Esad’ın verdiği sözlerini tutmaması için saatlerin geçmesi yetti. En son yaşanan büyükelçilik ve konsolosluklarımızın basılması, Atatürk resimlerinin parçalanması, bayrağımızın ateşe verilmesi, ülkemize toplu bir ayin yapılırcasına hakaretler yağdırılması geride kalan birkaç bağı da koparmış durumda. Bazı noktaları tesbit edelim: Birincisi, Esad’ın mezhep ayrımına dayanan zulmünün savunulacak bir tarafının olmadığı aşikar. İkincisi, Türkiye neredeyse bin kilometrelik sınıra sahip olduğu bir komşusundaki gelişmelere sessiz kalamaz. Üçüncüsü, Suriyeli muhaliflerin ve mazlumların ülkemizden başka bir sığınacak kapıları yok. Dördüncüsü, yaşananlar Suriye’ye müdahale için fırsat kollayan Batılı vahşilere koz vermiş durumda. Beşincisi, Türkiye’nin değerlerine yapılan saldırılara güvenlik güçleri müdahale etmeyerek Suriye yönetiminin de bu tavrı teşvik ettiği, dahası sahiplendiği anlaşılmıştır. Altıncısı, Türkiye Batılılar ve Batılı yazar-çizer takımı tarafından sürekli Suriye’ye müdahale etmeye zorlanmaktadır. En önemlisi ise Suriye yönetiminin kanlı terör örgütü PKK’yı himayesinde ülkemiz üzerine salmasıdır. Bunlara bakıldığında ülkemizin bir askeri tedbir alması zaruret gibi duruyor değil mi? İşte burada benim farklı bir düşüncem var: Hayır… Kesinlikle bir askeri müdahale yapılmamalı. Ülkemiz şimdiye kadar olduğu gibi geniş gönüllülüğünü muhafaz etmeli. Sabrını zirvede tutmalı. Yapılan zulmü kabul etmediğini, etmeyeceğini açıklamalı. 21. Yüzyılda ilerlerken artık mezhep ayrımcılığına dayalı bir idare şeklinin devamının mümkün olmadığını belirtmeli. Suriye’de demokratik bir sisteme olan ihtiyacı vurgulamalı. Muhaliflere soluk alacakları bir mekan tahsis etmeli. Sivil halk kendisine sığındığında elinden geleni yapmalı. Esad’la değişik diplomatik temaslar kurarak yeniden yönlendirmeye çalışmalı. İslam İşbirliği Teşkilatı ve Arap Birliği ile birlikte hareket ederek Suriye yönetiminin uluslararası arenada yalnızlaşmasına yardım etmeli. Üzerimize saldığı eli kanlı gözü dönmüş bebek katillerini yok etmeli. İçeride dengeleri değiştirecek el altı işler yapmalı. Ekonomik olarak zaten sıkıntıda olan komşusuna yaptırımlar uygulamalı. Her vesile ile kınamalı. Kızmalı, küsmeli vs. Ne derseniz deyin, ama en azından şimdilik asla ve asla askeri müdahalede bulunmamalı. Zor olacaktır. Çünkü, akıl verenler, ileriye doğru itenler, yönlendirmeye çalışanlar olacaktır. İçeriden de dışarıdan da zorlayacaklar. Ancak zaten gitmekte olan ve gitmesi belki yarın belki yarından da yakın olan bir idarenin üzerine Mehmetçikle giderek onarılması onyıllar alabilecekbir harekete girişmemeli. Gidiyor zaten. Katil babası Hafız Esad’ın kardeşi yani Beşar’ın kardeşi Amca Rifat Esad’ın açıklamaları ciddiye alınmalı. Suriyeli zalimler gidecek ülke arıyor. Bu aşamada bir Mehmetçiğin bile burun kanı için karanlığa zar atılamaz. Dediğim gibi, en azından şimdi… Yarınlarda barışı korumak için sabrını zorlayan ama her aşamada diktanın devrilmesi için çalışan Türkiye ile yeni doğacak olan Suriye’yle geride pürüzü olmayan bir yakın geçmişe ihtiyaç olacak. Bugünler geçecek, Ortadoğu’nun doğal hamisi Türkiye tuzakları görmeli… Kısa zaman öncesine kadar Osmanlı’yı işgalci ve zalim olarak ders kitaplarına koyanların bir kısmı bugün davet etseler de diğer kısmı “git” deseler de hem Ortadoğu halklarının gönlünde hem yeniden belirlenen idare mekanizmaları üzerinde etkisini artırmaya çalışmalı… Kırmaya değil…

    • BİR EFSANE URFA LİSESİ

      20 Mayıs 2011

      İnsanoğlu ne garip değil mi? Küçükken büyümek, büyüyünce de hep genç kalmak istiyor. Ama yıllar sular gibi akıp duruyor.


      Bendi olmayan bu suların insanı nereye taşıyacağını ise büyük oranda çocukluk ve gençlik devrelerinde yaşadıkları ortaya çıkarıyor. Çocukluk nasıl olsa orada burada bir şekilde geçiyor. Gençlikse çok daha farklı. Kanın deli aktığı, insanın muhasebe yapma kabiliyetinin olmadığı, doğru ve yanlış ayrımını ortaya koyamadığı bir dönem gençlik… Hareketlilik, kavga, aile büyükleriyle anlaşmazlıklar, çevreye uyumda zorlanma, gençliğin hep önüne çıkan hadiseler… Zaman zaman biri, zaman zaman birkaçı… “Gençlik başta duman”dır kimine göre. Kimisi “eyvah”larla anar gençlik yıllarını. Ama şunda mutabık olmak gerek: Yaşlılık gelmeden önce kıymeti bilinmesi gereken bir dönemdir. Artılarını saymak gerekse ne denilebilir? Bitmek bilmez enerji mi? Hesapsız ve art niyetsiz dostluklar mı? Sıkılan taştan su çıkaracak kuvvet mi? Uçsuz-bucaksız hayallerin gelecekteki konumu belirlemesi mi? Karşılıksız, melankolik veya karşılıklı olsa da kavuşamamayla biten saf sevginin tadına varmak mı? Kararı siz verin. Ben bu bahisle ilgili sadece şunu söyleyeceğim: Güzel bir dönemdir, lezzetiyle bütün ömrü lezzetlendiren bir dönemdir. Ve son derece önemlidir… *** Evet, gençlik insan hayatında çok önemli bir evre… İşte bu evrede iyilerle ve doğrularla karşılaşmak son derece faydalı oluyor. Ben gençliği iki evreye ayırıyorum: Birincisi çocukluktan çıkar çıkmaz içine düşülen ilk gençlik. Bu evreyi lise yılları temsil ediyor. İkincisi, büyümeye başlamanın hemen öncesinde yaşanan üniversite veya ilk çalışma dönemi… Benim üniversite yıllarımı hemşehrilerim bilirler. Güzel insanlarla birlikte zorlu ve amacı olan ulvi bir davanın peşinde olmuştum. Ama lise yıllarım ancak yakın dostlarımca bilinir. Bütün bu sebeplerle size bugün lise yıllarından birkaç satır bahsetmek istiyorum. Tamamı hay-huy’la geçecek değil ya! Kavga, itiş-kakış, haylazlık bir yönüdür lisenin. Ben de talebeydim lisede. Ders dinlemişliğim, ödev yapmışlığım, sınav kazanmışlığım da var. Ancak sadece ve bir başına lise hayatımın Urfa Lisesi’nde geçmiş olmasının bile çok büyük kıymeti var. Şimdiki durumunun geçici olduğunu düşünmek istiyorum. Çünkü bizim zamanlarımızda Türkiye’nin en iddialı okullarından birisiydi Urfa Lisesi… Üniversiteye öğrenci göndermede yıllarca başa güreşen bu devlet okulu, özel okullara taş çıkartan, Fen liselerine tabir yerindeyse toz yutturan dönemleri olmuştu. Ben de o dönemlerin talebelerindenim. Pırıl pırıl dostlarımız vardı. Dertler paylaşılır ve gerçekten azalırdı. İlk ve en deli sevdaların günleriydi o günler… Sarı güller gibi temiz ve onun dikenleri gibi can yakıcı sevda günleriydi… Bir dilim ekmeğin bölüşüldüğü, sırt sırta verildi mi, yerleri oynatacak kuvvetlerin ortaysa döküldüğü günlerdi. Ben hep sevilen ve sayılanlardan oldum. Dostlarımı kollamaya çalıştım. Onları kardeş bildim. Kardeşliklerinde de iftihar ettim. Öğretmenlerimize karşı zaman zaman hatalarımız olduysa da genel itibariyle saygıda kusur etmemeye çalıştım. Öğretmenlerimizden söze girmişken onlara ayrı bir bölüm açmakta fayda var. Hemen hepsi bir mücevher kadar kıymetliydiler. Okumuşsunuzdur, Sabri Sorguç Hocam da yazısında belirmiş; kahvehanelerden öğrenci topladıklarından, sokaklarda ders çalışmaya gönderecekleri talebe aradıklarından dem vurmuş. Ben bilmiyordum ama düğünü sabahı gelerek öğrencilerine ücretsiz olarak ders veren kimya hocamızı da o yazıdan öğrendim. Sabri Hocamın anlatması elbette çok kıymetli. Bunlar tarihe şahitlik yapan ve hakkaniyet ifade eden yazılar. Ancak ben bir başkası da söylese tereddütsüz inanırdım. Çünkü başta Sabri Hocamız olmak üzere hocalarımız-öğretmenlerimiz çok kıymetli ve fedakar insanlardı. Oldum olası iki mesleği çok farklı yere koymuşum gönlümde: Hekimlik ve öğretmenlik… Demek ki, bu hissi veren gençliğimizde gördüğümüz meslek şerefine sahip bu insanlarmış… Evet, artık Urfa Liselilerin buluşma zamanı… Geleneksel olarak yapılan bu geceye şehir dışından da gelen yüzlerce insan var. Ben de gidip bu kutlu buluşmada yerimi alacağım. Arkadaşlarımı, dostlarımı, kardeşlerimi, hocalarımı göreceğim. Bizden üst sınıflar da, biz emsaller de, bizden yaşça küçük olanlar da bir sevgi çemberi içinde buluşacaklar. Her yıl aksatmadan katıldığım bu gece artık bir klasik bir fenomen oldu. O sebeple uzun yıllar devam etmesini diliyorum. Bakalım bu yıl aramızda kimler olmayacak?

    • BİR ZİYARETİN KÖŞE TAŞLARI

      26 Nisan 2010

      Özlüyorum Şanlıurfa’yı, uzak kaldığım her dakika çok özlüyorum.


      O sebepledir sık sık gelip şehrimin havasını doyasıya ciğerlerine çekiyor, köyümün topraklarını avuçluyor, şehrimin tarih kokan mekanlarına dokunuyorum. Ancak en önemlisi insanlar elbette. Düşünsenize bir, dünyanın en güzel yerindesiniz ve orada sevdiğiniz, bildiğiniz, tanıdığınız kimse yok… Mutlu olur musunuz? Olabilir misiniz? İşte bu sebepledir ki, akrabalarımı, dostlarımı, kardeşlerimi, hemşehrilerimi görmek bu ziyaretlerdeki ana amaç. Uzunca geçen son ziyaretimde o kadar çok hemşehrimi ve dostumu kucakladım ki, adlarını buraya yazmak mümkün değil. İşte bu yazıda size o dostlarım ve kardeşlerimden birkaçını aktarmak istiyorum. İlk bahsedeceğim kişi Halil Çini… Halil Bey’i iyi bir insan, iyi bir dost, iyi bir gazeteci, iyi bir yazar olarak hepimiz biliriz. Bu ifadelerin eksiği vardır fazlası yoktur. Halil Çini Bey’in ben oradayken hakkımızda bir yazısı yayımlandı. Burada alıntı yapacak, kendisinin beni hak etmediğim ifadelerle övmesini tekrarlayacak değilim ama şu kadarını söylemeliyim ki, çok duygulandım. Bir dostun beni güzel ifadelerle anması bütün yorgunluğumu aldı desem yeridir. Teşekkür ederim… *** Bir başka dost Muhacirler Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanı Resul Korkmaz… Resul Bey’in gerçekten son derece yararlı faaliyetlerini izlediğim derneğini ziyaretinde sıcak bir dost yüzü görmek beni ziyadesiyle sevindirdi. Bu topraklar için işgalcilerle savaşan ve şehitler de veren muhacirlerin sesi ve soluğu olan dostum Resul Bey’i Urfa dışında olup da tanımayanlar Filistin’e destek veren eylemleriyle tanımışlardır… Muhacirler Derneği ziyaretinden sonra Resul Korkmaz’ın kardeşi Hüseyin Korkmaz’ın misafiri olduk. Kendisi Muhtarlar Derneği Başkanı. Yani her iki Korkmaz da Urfa’nın sivil toplum hareketlerinin önemli iki sorumluluğunu yüklenmiş durumda. Siyasetin, devletin ve hizmetin ilk yüzü olan muhtarlarımızın etrafında kenetlendiği Hüseyin Bey’in Balıklıgöl’deki ikramı sırasında sıcacık ve içten sohbetimiz oldu. İki ziyaretten sonra şunu söyleyebilirim ki, Urfa’da sivil toplum kuruluşları son derece diri ve hayatın tam merkezine oturmuş durumda. Olması gerektiği gibi etkili çalışmalar yapan derneklerimizin daha da yürekten desteklenmesi ve sivil toplum hareketlerine katılımın sağlanması çok önemli. *** Artık hemen hemen bütün yazılarımda övgüyle bahsettiğim gençlere sıra geldi. Urfa gençliğinin bu memleketin hayrına çalışmalarda bulunan ve bunu da kimsenin gözüne girmek veya kimseden övgü almak için yapmayan çocuklarımızdan oluşması bize gurur veriyor. Urfalı olsun, Anadolu’nun çeşitli köşelerinden gelmiş olsun bu kardeşlerime candan teşekkür ediyorum. Yararlı işlere koşturan, kendilerini yetiştirmek ve ülkelerine bir an evvel mesleklerine göre hizmet etmek aşkıyla yanan, birbirlerine sıkı sıkıya bağlanarak sinerji oluşturan Urfa gençlerinde biraz da kendi gençliğimi bulduğumu söylemeliyim. Sağolsunlar. Allah analarına-babalarına bağışlasın hepsini. Emin olun gençlerimiz pırıl pırıl... Bu memleketin geleceğinde gençlerimizin önemli roller alacaklarına, memleket için taşın altına ellerini koyacaklarına eminim. Urfa’ma her gelişimde benimle olan, beni çeşitli vesilelerle davet eden birbirinden değerli kardeşlerime teşekkürlerimi sunuyorum. *** Yazılarımın yayımlandığı sitelerden www.sanliurfaolay.com’un sahibi Celal Çifçi için de ayrı bir parantez açmadan olmaz tabii ki… Urfa’nın siyaset, kültür ve ekonomik ibrelerini derinlemesine izlediğimiz sitenin kuruluşunun 6. yılı münasebetiyle emeği geçenlere teşekkür eden Celal Bey benim için de bir plaket verdi ve siteye katkılarım için teşekkürlerini ifade etti. Ben de Urfa’ya katkıları ve dostluğu için Celal Bey’e teşekkür ediyorum. Ancak bizi kardeşliğiyle mutlu eden Celal Bey’in dostluğu bu kadarla kalmadı. Nezaket göstererek evine yemeğe davet eden Celal Çiftçi Bey’in sofrasında muhterem eşi Dilek Hanım’ın epey zahmete girerek lezzetli ikramlarda bulunmasından bahsetmemek mümkün değil. Çiftçi ailesinin yuvasındaki mutluluğun artarak devam etmesini diliyor, her ikisine de teşekkür ediyorum. Şirin çocuklarının da bahtlarının açık olmasını temenni ediyorum. *** Urfa’ma gidip de Ankara’da ofisimizi ziyaretleriyle bizi mutlu eden Ak Parti Şanlıurfa Kadın Kolları üyelerine iade-i ziyaret yapmadan olmazdı elbette… Ben de gereğini yerine getirdim ve kardeşlerimin çalışma ofislerine gittim. Orada gördüğüm ilk şey çok değerli çalışmalara imza atıyor olduklarıydı. Her ne kadar İl Teşkilatı tarafından kendilerine çalışmalarının hakkının çok gerisinde daracık bir oda ayrılmış olsa da hanım kardeşlerim geniş yürekleriyle mekan engellerini aşmayı bilmişler. Zaten Anadolu kadını her zaman ve her yerde ihmal edilmiş olmasına rağmen büyük işler başarmamışlar mıdır? Gittiğimde Kadın Kolları Başkanı Aysel Göncü Hanımefendi oradaydılar. Yönetim Kurulu üyelerinden Siyasi ve Hukuki İşler Başkanı Nazan Yücetepe, Seçim İşleri Başkanı Ümran Bilim, Sosyal İşler Başkanı Güzide Salur, Yerel Yönetim Başkanı Nilgün Olcay, Halkla İlişkiler Başkanı Rezzan İbrahimpaşa ve Ar-Ge Başkanı Hülya Kaymaz hanımefendiler de oradaydılar. Son derece sıcak ve içten karşılamaları ve (başta nefis içli köfteleri olmak üzere) türlü ikramlarla dolu ağırlamalarıyla gerçek Anadolu kadını olduklarını ortaya koyan Ak Parti Kadın Kolları mensuplarına teşekkürlerimi sunuyorum. Allah ülkesi için çalışan herkese yardım etsin. Yakın zamanda ülkemizdeki bütün kadınlarımızın olduğu gibi Urfalı hanım kardeşlerimizin de Türkiye’nin kaderinde daha fazla söz sahibi olacaklarını umuyorum. *** Lafı biraz uzattıysak da bu memnuniyetimizin fazlalığındandır. Bizi davet eden, karşılayan, yanımızda duran, ilgisini esirgemeyen, ziyaret ettiğimizde gönlünü açan bütün Urfalılara selam olsun…

    • TOPÇU MEYDANI’NDA GÖZYAŞLARI

      22 Nisan 2010

      İnsan zaman zaman yorulduğunu hissediyor. Zaman zaman bıtkınlık yaşıyor. Zaman zaman sıkılıyor hayatın akışına göre.


      Ama benim ve benim gibilerin buna hakkı yok. Dava adamları ömrünü bir nazlı gelin olarak telakki ettiği, mukaddes bildiği davaları uğruna yogunluk bilmeden, zorluklardan yılmadan, düşmanlardan korkmadan, engellerde takılmadan yaşamak zorunda. Ta ki, son nefese kadar. O sebeple MHP’nin Şanlıurfa’mda “Bin Yıllık Kardeşliği Yaşa ve Yaşat Mitingi” işlerimin yoğunluğuna ve gündemimin bütün koşturmacalarına rağmen memleketime koşmamı gerektirdi. Öyle de yaptım. Ne de olsa MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli öğrencilik yıllarımdan “hocam”, akabinde gelişen hukukumuzla “ağabeyim”, taşkınlık anlarımızda bize sükunet telkin eden “dertdaşım” ve nihayet “Genel Başkanım”dı ve Şanlıurfa’ma geliyordu. Evim, memleketim, gençliğim, aşkım, mücadelem, hırsım Şanlıurfa’mda karşıladım ve elimden geldiğince kendisine ve diğer şehirlerden gelen misafirlerime ev sahipliği yapmaya çalıştım. Çünkü bu miting yıllardır katıldığım yüzlercesinden çok daha farklı ve anlamlıydı. Gençlerin yüzüne baktım. Gururluydular, emindiler, gözleri ışıl ışıldı. Genel Başkanları Şanlı memleketlerindeydi şimdi. Yine meydanda eski mücadele arkadaşlarımın yüzlerine baktım. Hepsi onurlu ama mütevaziydi. Sanki bir dönem delilik mesabesindeki o yiğit mücadeleyi yapanlar biz değilmişiz gibi alçak gönüllü bir dik duruşumuz vardı. Milletin “deli” dediği bir avuç insandık işte yan yana ve artık sadece biz değildik Urfa kalesinin gelecek burçlarında. Onbinler de bizimleydi, yan yanaydı, gönül gönüleydi. Genel Başkanlarını dinlemeye, umut almaya, umut vermeye koşmuşlardı. Lakin yaşlanıyor olmalıyım, bir de gözlerimde yaş vardı. İşte olmuştu. Yıllar önce Urfa’mın bereketli topraklarına atılan memleket sevdası, millet sevdası tohumları yeşermiş, ağaç olmuş, meyve vermeye durmuştu. Aklıma o anda bir mıh çakıldı. Yıllardır yüreğime birer hasret hançeri gibi oturan mücadele arkadaşlarımı, kardeşlerimi düşündüm. Onları çok özlediğimi ve çok sevdiğimi düşündüm. Yaşar Magat, Mustafa Magat, İsa Abacı, Kemal Boyuk, Fehmi Kasanoğlu, Müslüm Bingöl, İbrahim Bayoğlu, Suphi Elmas, Ahmet Çelik, Mahmut Bedir, Mehmet Şeyhalıoğlu, Mehmet Gayberi (Koç) , Nihal Sabuncu … Yanımdaydılar işte… Bu mukaddes dava için karanlık ellerin tuttuğu karanlık silahlarla şehit olmuşlardı ama yanımdaydılar. Hala bir taze fidan gibi gepegenç, hala dimdiktiler işte… Sonra sınıf arkadaşım Abdullah Çatlı oradaydı… Ve şehadet yıldönümünde “Üç günlük dünyada bir koltuk için fırıldak olmaya gerek yok” diyen Muhsin Yazıcıoğlu Başkanım oradaydı. Gülümsüyor, ömrünü verdiği davanın bir başka parti amblemi altında da olsa Urfa zaferini kutluyordu sanki. Nihayet rahmetli Türkeş Bey… Her birimizi tek tek kucaklıyordu adeta… İşte Urfa Topçu Meydanı’nda gözlerimden süzülen yaşlar davanın geldiği nokta, arkadaşlarım ve bu dünyadan ebediyete rahmet alemine giden kardeşlerim içindi. Onbinlerce değerli hemşehrim, Sayın Devlet Bahçeli’ye ellerini uzatmış ve davamızın sahipsiz kalmayacağını haykırmış oldu. Dedim ya, çok mitingde bulundum ama ağladığım tek miting “Bin yıllık kardeşlik” mitingi oldu. Sayın Devlet Bahçeli, gördünüz işte, gençliğimizi ve ömrümüzün neredeyse tamamını adadığımız ülkü adlı nazlı gelin Urfa’da emin ellerde. Biz kuş gibi hafifledik, yorgunluk, çile ve emeklerimizin boşa gitmediğini gördük. Siz de hafifleyin Sayın Bahçeli. Ve ardınıza bakmadan menzilden menzile koşun. Çünkü arkanızda bütün millet gibi Urfa var, dostluğu asla hesap ve beklentiyle karıştırmamış biz varız…

    • KAN BAĞI, AİLE VE MUTLU GELECEK

      12 Mart 2010

      Medeniyetimiz, Batı ile mukayese edildiğinde ilk belirleyici farklılık olarak çekirdek ailenin bozulmaması ve akraba ilişkilerinin derinliğinden bahsediliyor.


      Çekirdek aile denilen, herkesin malumu, anne-baba ve çocuklardan oluşan topluluk… Çok doğru bir tesbit. Gidip geldiyseniz veya gidip gelenlerle konuştuysanız muhakkak biliyorsunuzdur ki Batı aleminde aile mevhumu bütün bütün bozulmuş, bitmiş durumda. İnsanlar çocuklarından bihaber; çocuklar ebeveyninden kopmuş; toplum, içinden çıkılmaz bir başı bozukluk içinde kıvranıp duruyor. İlk sonuçları çok küçük yaşlarda hamile kalan kızlar, baş edilemeyecek düzeyde uyuşturucu ve alkol bağımlılığı… Aslında son derece normal bir sonuç. Ülkemizde de madde bağımlısı, suça bulaşmış ya da cinsel istismara uğramış çocuklar ailesi olmayan ya da bağları zayıf olanlar değil mi? Evet, çekirdek aile demiştik. Yukarıda herkesin bildiği tanımı özellikle verdim. Çünkü her ne kadar özellikle büyük şehirlerde bu tanım geçerliyse de Anadolu’nun her köşesinde aile kurumu biraz daha geniş. Hoş, büyük şehirlerde de bu kadar keskin hatlarla oluşmuyor ailelerimiz… Bu sebeple dedeler, büyükanneler, amcalar, dayılar, halalar, teyzeler ve kuzenler aile tanımının içine zaman zaman giriyor. Hatta bazen de aileler bizzat böyle oluşuyor. Geniş ailelerin en genişini de bölgemizde görüyoruz. Çok şükür en azından şimdilik bu yapı devam ediyor. Fakat dünyanın değiştirici etkisi o kadar fazla ki, aile kavramı da zaman içinde erozyona uğruyor. Değiştirici/dönüştürücü/bozucu etkilerin başında ekonomi geliyor. Para kazanma hırsı birliği bozan unsurlardan birisi. Elbette insanlar hayatlarını idame ettirecekler veya iyileştirmeye çabalayacaklar. Ancak “hırs” kelimesi bu gayretlerin muhtevasını çürüten bir şekil katıyor. Nereden, hangi şekilde ve ne kazanıldığının öneminin kalmaması anlamına gelen bu bakış, birliktelik arzusunu köreltiyor. Kazanılmış paranın verdiği özgüven ise (aslında şımarıklık veya haddini aşmak denilmeli) başka bir dert. Dün saygıda kusur etmeyen gençlerin, biraz palazlanmasından sonra önce aile içindeki emsallerine, sonra da büyüklerine karşı tavırlarının değişmesi görülmemiş bir şey değil ki… Parayla ilgili bir başka sıkıntı ise “bencilleşme” şeklinde görülüyor. İnsanlar kazandıkları veya sahip oldukları para ile yakınlarının dertlerine derman olmaktansa, onlardan kaçarak kendi içine dönmeyi tercih ediyor artık çoklukla. Hukuku olmayan kişilerin bile haklarına saygı göstererek cenaze çıkan mahallede düğününü mümkün mertebe sessiz ve şatafatsız olarak gerçekleştiren insanlar nereye gittiler acaba? Çünkü artık bırakın yabancıları, akrabasının cenazesi akşamı davul vurdurup gerdan kıranlar türedi. Eskiden bir yakın vefat ettiğinde değil düğün yapmak, matemler tutulurdu. Soylu soyadlarının soysuz taşıyıcıları aile birlikteliğinin tehditlerindendir… Bir başka sorun ise tahsille ilgili. Para kazanma hırsının getirdiği sonuçların dışındaki bütün handikaplar “tahsilli”lerin tavırları için de geçerli oluyor yavaş yavaş. Gençlerin, tahsil yapmadıkları, hatta okuma-yazma bilmedikleri için içten içe bile olsa kınadıkları büyüklerinin eline su dökemeyeceklerini öğrenmeleri için yaşlanmaları gerekmiyor. Koskoca aileleri, aşiretleri bir arada tutan ve herkesten büyük hürmet gören, şimdilerde tahsilli gençlerce beğenilmeyen o “ümmi” insanların yaptıklarının kaçta kaçını becebileceklerini test etmeleri zor değil. Bakalım 10 kişiyi idare edebiliyorlar mı? Denesinler, görsünler… Memleketin neresinde olursa olsun yakınlarını takip eden, onların maddi-manevi sıkıntılarına koşan, dertleriyle dertlenen aile büyüklerinden şimdilerde kaç tane kaldı acaba? Bunlar iyi düşünülmeli. İnsanı ne parası, ne makamı ve ne de tahsili adam etmiyor. Özellikle iyi yetiştiremediğimiz gençlere seslenmek istiyorum. Aile hatta geniş aile o kadar önemlidir ki, hayatın anlamı bile aile bünyesinde olmaktan geçer. Din bağı gibi, memleket bağı gibi, maddi bağlar gibi unsurların dışında kan bağına, akrabalığa ve aile üyeliğine de hürmet gösterilmeli. Genetiğimizi bozan kötü şartlardan da, maddi-manevi sıkıntılardan da, huzursuzluklar ve soysuzluklardan da bu bağa sahip çıkarak kurtulmak mümkündür. Ben ömrüm boyu itibarlı olmayı paralı olmaya tercih etmiş biriyim. Bilenleriniz iyi bilir bunu. Size tavsiyem onurunuzdan taviz vermeyin. Dik duruşunuzu hiçbir şartta ve kimse önünde bozmayın. İtibarınıza sahip çıkın. Para, tahsil, makam, şan-şöhret asla bir başına size itibar vermez. Edepsizlik etmeyle dik durmayı karıştırmadan, aile bağlarına saygı göstererek, büyüğü büyük, küçüğü küçük bilip gereğini yapmalısınız. Geleceğimizi siz kuracaksınız. Akrabaları bir arada tutacak olan da, dağıtacak olan da siz gençlersiniz. Kişilik sahibi olmayan insanlardan gelecek nesillerin kişilik sahibi olması, iri olması, diri olması, saygın olması mümkün mü? Son tavsiyem şudur: Hanımlar beylerine ve çocuklarına, beyler hanımlarına ve çocuklarına; elbette o fertlerden oluşan bütün aile diğer akrabalarına gereği gibi saygı göstermeli. Sizin saygı duymadığınıza başkalarının hürmet etmesi düşünülemez. Aile içindeki akrabaların kopuşları gelecekte dikkat etmemiz gereken en büyük tehdittir bana göre… Geleceğe ışık tutmak, böylesi saygılı ve bağlı kişilerle olacak. Aynı soyadı taşımaktan ve akraba olmaktan memnuniyet duyduğum ailemin bütün fertleri: Geleceğiniz parlak ve mutluluğunuz daim olsun… NOT: Bu vesile ile internetteki bu aile sitesini organize eden, muhtevasını genişletmek için çabalayan pırlanta gönüllü gençlerimiz Müslüm, Metin, İmam ve Levent Öncel’e en kalbi sevgilerimi gönderiyorum. Ellerinize sağlık…

    • DESTEK DEĞİL, KÖSTEK

      07 Mart 2010

      Çiftçileri rahatlatmak amacına dönük olduğu şeklinde lanse edilen doğrudan gelir desteğiyle ilgili pek çok kişinin farklı fikirleri var. Kimisi çiftçinin mali olarak güçlendirildiğini söylüyor, kimisi de tembelliğe alıştırılarak münbit toprakların boş bırakıldığını anlatıyor.


      Benim bu konuda ilk günden bu yana tavrımı ne şekilde koyduğumu biliyorsunuz. Ancak tekrarlamakta fayda var. Bu yazıda zikredeceğim konular kimsenin pek dillendirmediği noktalara işaret edecek sanıyorum. Ve elbette bölgemize has unsurlara vurgu yapılacak. İlk olarak şunu gönül rahatlığıyla söylemem gerekir ki, doğrudan gelir desteği aile birliğine ve dirliğine zarar veriyor. Özellikle bazı aklı evvel muhtarların kışkırtmalarıyla kardeşlerin birbirine nasıl düştüğünü net olarak görmek mümkün. Eğer etrafınızda böyle bir olay yaşanmamışsa, yaşayanlardan dinlediğinize eminim. Bölgemizde genelde büyük erkek kardeşler ilgileniyor miras kalan topraklarla. Doğal olarak doğrudan gelir desteğini de resmi evraklara dayanarak kendisi almak zorunda kalıyor. Toprakların ekiminden, ürünün kaldırılmasına kadar geçen sürecin tüm yükü bilindiği gibi bu kişide oluyor. Tohumuyla, tarlaların sürülmesiyle, ekimle, sulamayla, işçilerle, vergiyle, satışla, makinelerin tamiriyle uğraşan büyüğün başında bir de destek parasının kovalanması, değerlendirilmesi, dağıtılması bulunuyor. Ancak takdir edersiniz ki, yıl boyunca kardeşlerinin her biriyle tek tek ilgilenen ve onların aileleriyle birlikte kimseye muhtaç etmeden bütün ihtiyaçlarıyla ilgilenen aile büyüğü üç-beşyüz lira ancak eden doğrudan gelir desteği payını zaman zaman dağıtmıyor. Zaten bütün yıl kardeşlerinin her sıkıntısını paylaşan aile büyüğü böyle küçük meblağları dikkate alıp dağıtımını dahi zul görüyor. İşte aklı evvel muhtarların veya haset çevrelerinin oyunu burada başlıyor ve “sizin binlerce liralık hakkınız yeniyor” propagandasıyla kardeşler birbirine düşürülüyor, insanlar yüz yüze bakacak halden çıkıyor. Halbuki herkes biliyor bu para sadece birkaç yüz lira ile sınırlı… İşin ikinci ayağı da aslında ilk anlattığımız noktaya dayanıyor ve onun delili oluyor. Zaman zaman pek çok hemşehrimden olduğu gibi çiftçi hemşehrilerimden de mesajlar geliyor. Teşekkür edenlere, derdini paylaşanlara, sıkıntısının giderilmesi konusunda yardım isteyenlere şimdilerde sesinin duyurulmasını isteyenler de eklendi. Birisini burada isim vermeden anlatacağım. Hem bana düşen sesi duyurma vazifesini yapmış olacağım hem de size anlatmak istediğim konuya biraz daha derinlik kazandıracağım. Dediğim gibi ismini vermeyeceğim bir dostumdan faks geldi geçenlerde. Doğrudan gelir desteğinden bahsediyor ve bazı rakamlar veriyor. 2009 yılı Çiftçi Kayıt Sistemi müracaat masrafı dökümünü aynen aktarıyorum: 1. Toprak Analiz Bedeli: 2.240 TL 2. Dosya Alım (İlçe Tarım Müdürlüğü: 140 TL 3. Çiftçi Belgesi: 1.300 TL 4. Ziraat Odası (Eski Borç): 1.300 TL 5. El Emeği (İlçe Tarım Müdürlüğü – Ziraat Odası): 350 TL 6. Buğday Faturası: 11.819 TL. 17 bin 149 TL yapıyor bu tablonun toplamı. Peki bu masraflara karşı doğrudan gelir desteği olarak alacağı para ne kadar? Sadece 20 bin TL… Çiftçinin parasının alakasız kalemlerde ve çok yüksek rayiçlerde kesintiye uğramasına mı kızarsınız, 8-10 ay parası bağlı kalan çiftçinin mazot ve gübre alamamasına mı bozulursunuz, yoksa alnının teriyle geçinen insanımızın adeta soygun gibi cebine giren üç kuruşun bu işleri bilmeyenlerce büyütülmesine mi? Hangi cevabı verirseniz verin, bu çarpık bir zihniyettir, adaletsiz bir sonuçtur. Bunun için görev yine ilk etapta muhtarlara düşüyor. Muhtarlar çiftçilere yol göstererek ceplerindeki paranın daha da ziyan olması engelleyebilir. Çiftçiler kollanmalı, aracılar devreden çıkarılmalı, hak edenin işi kolaylaştırılmalı. Bunun adresi muhtarlardır. İl-İlçe Tarım Müdürlükleri’nin de yolsuzluklara meydan vermeyecek çalışmaları ve düzenlemeleri yapması şart. Kırtasiyenin azaltılması, işlemleri yapmaya yardımcı olmak iddiasıyla çiftçimizin soyulmasının engellenmesinin şart olduğu gibi… Ayrıca Ziraat Odaları’nın da hem kendi kalemlerinde ciddi bir azaltmaya gitmesi ve hem de çiftçimizin bu konularda bilinçlendirilmesinin sağlanması şart… Aksi halde ne yolsuzluklar, ne suistimaller, ne emek gaspları ve ne de aile dirliği sağlanamaz. Doğrudan gelir desteğinin zarar vermek yerine olumlu katkı yapması isteniyorsa, herkes üstüne düşen görevi yapacak, başka yolu yok…

    • BÖYLE SÜRER Mİ

      23 Ocak 2010

      Türkiye yeniden kuruluyor...


      Dünya üzerinde iddiasını artıran, yıllardan bu yana süregelen kimi sorunlarını çözme niyetinde görünen, bozuk yapılaşma alanlarını daraltmaya çabalayan bir ülke görünümünde... Bu iddia ne derece gerçekleşmiştir veya gerçekleşecektir ayrı bir tartışma konusu olmakla birlikte yeniden yapılanma gayretleri bir realite... Dünya da yeniden kuruluyor... Değişik coğrafyalardan meydan okumalar yükseliyor, değişik ittifaklar ve alışılmışın çok dışında gelişmeler yaşanıyor. Dünyanın vasat altı ülkeleri artık bölgesel güç haline gelmekte, bölgesel güçlerin bazıları sıradanlaşırken bazıları küresel etki sahibi olmakta. Bunları burada tek tek sıralayacak değilim. Belki bir başka yazıda ele alırım. Evet, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları ile soğuk savaş dönemlerinin ardından olduğu gibi kartlar yeniden karılıyor ve dağıtılıyor. Türkiye artık bölgesinin çok üzerinde bir konjontürde duruyor, küresel dengeleri etkileyecek pozisyonu işgal ediyor. Umudumuz ve beklentimiz çok kısa zamanda küresel güç haline gelen bir Türkiye... Ama bunun önünde yine de küçümsenemeyecek ciddi engeller yok değil. Devlet teşkilatımızın reorganize olma çalışmaları hala beklenen sonucu getirebilmiş değil. Üretimde potansiyelimizin çok gerisindeyiz. İnsan kaynaklarını verimli ve sağlıklı kullanamıyoruz. Eğitim faaliyetlerimiz geometrik şekilde büyüse de yeterli düzeyden uzak. Ve belki en önemlisi siyasetimiz çok ilkel kaidelerini sürdürmekte ısrar ediyor. Bunu biraz açmalıyız. Ağzını açan siyasi partiler kanununun ve seçim kanununun değişmesini öneriyor. Son derece haklı bir talep değil mi? Bakın, birincisi siyasi partilerimiz lider sultasının altında. Bilen bilecektir, yönetim istemezse istenmeyen kişiler delege değil üye bile olamaz. Liderin karşısına kendisinin oluşturduğu bir delegasyon sisteminde bile aday olarak kimse çıkamaz. Kağıt üzerinde elbette çıkar ama sonuç alamaz. Yakın zamanımızı inceleyin şöyle bir... Liderin işaret ettiği isimler parti üst yönetimini oluşturur. İnsanlara adamlığına ve birikimine bakılmaksızın sıfatlar dağıtılır. Ve her isim etrafında yeni çıkar çevreleri türer... Bakarsınız ki, parti bir süre sonra o parti değil... İkincisi seçim listelerinin oluşturulmasındaki problemler... Aslında yukarıdaki maddeden çok ayrı düşünmek gerekmez bunu da... Lider veya liderin güç verdiği kişiler herhangi bir kriter belirtmeksizin seçim listelerini oluştururlar. Taban istemiyormuş, teşkilat tanımıyormuş farketmez. Bugün herkes konuşmaktadır ki, “filan ilin filan sırası şu kadar dolara verilmiş.” “Şu kadar” diye geçiştirdiğimize bakmayın siz, o "şu kadar"lar bazen milyon dolarları bulur... Bu sözü abartılı bulmayın, bizzat başımdan geçtiği için biliyorum. Taraflar ve şahitler hayattadır. (Elbette bunu kabul edecek biri olmadığımı beni tanıyan herkes bilir) Üçüncüsü parlamenterlerin devlet mekanizması üzerindeki güçlerinin fazlalığı... Sadece kanun yapmakla görevli her milletvekili, parmağının o andaki gücüne göre ihalelerde söz sahibi olabilmekte, devlet kurumlarının kadrolaşmalarına müdahil olmak arzusuna zemin buluyor. Dördüncüsü ülkemizin batısındaki lider yalakalığı, doğusunda feodal yapının bozulamaması. Düşünün, hiçbir gücü, bilgisi, birikimi, ufku olmayan kimler kimler TBMM'ye girip çıktı. İsimler canladı değil mi zihninizde? İşte bunu söylüyorum. Feodal yapı devam ettiği sürece kimi zaman baskı ile, kimi zaman şantaj ile, kimi zaman korkutma ile, kimi zaman akrabalık bağı ile, kimi zaman para gücü ile oylar blok blok gelmeye devam edecek. Devletin "uzak" kaldığı yerlerde çoğu kez akşamdan mühürlenmiş ve ağzı bağlanmış oy torbaları seçime katılacak. Kadının kocasının inisiyatifinde oy verdiği, erkeklerin ağalarının isteklerine uyduğu bir doğu ve güneydoğu ülke gelişimi ve değişiminde damga vuracak insanları daha ne kadar göndermemeye devam edecek merak ediyorum. Güzel ülkemizin kaderinin bu olmadığını birilerinin göstermesi gerekiyor. Ülke, bu çalışmayı yapacak lider ve kadrosunu unutmaz. Son olarak da barajlardan bahsetmek gerek. Anlaşıldı ki, barajlar murad edilen sonucu vermiyor. Zaten umulan sonuç her ne ise demokrasiden uzaklaşma adına hiçbir uygulama olmamalı. Bir yandan parti il örgütlenmeleri, bir yandan kongreler, bir yandan seçmen hürriyeti ve emniyeti sağlanmalı; bir yandan da barajlar düşürülmeli... Bu arada kişilikli, donanımlı ve sevilen insanların bağımsız adaylığa zorlanmayacağı bir sistem de düşünülmeli. Anketlerle, kamuoyu yoklamalarıyla veya önyargısız heyet çalışmalarıyla listeler oluşturulmalı… Bakın o zaman nasıl bir Türkiye olacağız... Böyle bir lider çıkıp feodal yapıyı dağıtmadığı siyaseti demokratikleştirmediği sürece de ülkemiz küresel güç olma hayallerini ertelemek zorunda kalacak.

    • PATRİĞİN MEKTUBU VE KOKUŞMUŞLUKLAR

      04 Ocak 2010

      Padişah Sultan II. Mahmud, İstanbul Kadısına döndü:


      -Kadı Efendi, nimetini yediği devlete silah çeken, reâyâ ve berâyânın cezası kitapta nedir? -Kanı helaldir devletlûm... -Öyleyse biz de hükmettik ki, asırlarca kral gibi muamele ettiğimiz Patrik Gregorios Fener Patrikhanesi Orta Kapısı’nda asıla. Ve cesetleri dahi, ibret-i alem için 3 gün teşhir oluna...” Sultan II. Mahmud’un bu emri, 22 Nisan 1821’de yerine getirildi. Rum Patrik, ayaklanmaları önleyeceğine söz vermiş ama bunu yapmak için adım atmadığı gibi hile, desise ve tezviratla körüklemişti. Bir takım gizli işlere girmiş ve ihanet etmişti. Ancak bize Patrik Gregorios’u tanıtan daha çok Çar’a yazdığı ve Rus Sefiri Ignatief’in aktardığı mektubu oldu. Patrik mektubunda, Türklerin üstün özelliklerini sayıyor, sabırlı, dayanıklı, gururlu, kadere rıza gösteren, geleneklerine bağlı, idarecilerine itaatkar, zeki, kanaatkar, çalışkan, ahlaklı, haysiyetli olduklarını yazıyordu. Niyeti kuşkusuz yan yana yaşadığı topraklardaki insanları övmek değildi. Kuvvetli yönlerini zaafa çevirecek ve yeniden Bizans’ı kuracak hain bir plan içindeydi Fener Rum Patriği Gregorios… Grogorios’a göre bunun en kısa yolu, itaat duygusunu kırmak, manevi bağlarını çözmek ve dine dayanma güçlerini tahrip etmekten geçiyordu. Patrik, milli-manevi geleneklerine uymayan dış fikir ve davranışlara alıştırılmasını istediği Türklerin dış yardımla haysiyetlerini kaybedeceklerini söylüyordu. Dışarıda okutulan gençlerimizin milli yapımız üzerindeki tahribatını biliyorsunuz… Kökü dışarıdaki eğitim kurumlarından çıkan gençlerimizin ne hale geldiğini gördünüz… Birkaç milyon dolar borç alabilmek için kanunlarımızı yenileriyle değiştirdiğimizi hatırlıyorsunuz… Onlarca yıldır medyanın yaptıklarına da herkes şahit değil mi? Hiç unutmadığım, unutulmaması için elim geleni yaptığım ve yapacağım bu mektup şimdiki bazı televizyon programlarını doğurmuş olmasın? 35 yaşındaki kadın 70 yaşındaki zengin amca için talip oluyor: “Gözlerindeki ifade bana güven verdiği için geldim buraya…” 60 yaşındaki kadın 75 yaşındaki adamla evlenmek istiyor: “Kaç dairen vardı senin?” 30 yaşındaki kızını programa getiren ve yaş farkının önemli olmadığını söyleyen anne 45 yaşındaki adamla kızının anlaşamama gerekçelerini anlatıyor: “Biz onun filan semtte oturduğunu biliyorduk. Meğer onun evi fakir bir mahalledeymiş…” 67 yaşındaki adam evlenmek istediği 50 yaşındaki kadını ikna etmek istiyor: “Evlerim var, gelirim iyi, gezeriz-tozarız… Eğleniriz…” “Hayatı şimdiden sonra yaşayacağım…” diyen bir başkası, daha önceki 3 evliliğinden olan 5 çocuğunun kendisini bağlamadığını anlatıyor… Başka? Çocukları kucağındaki adam eşine sesleniyor: “Dön karıcığım, ben seni seviyorum. Kasapla kaçmışsın ama ben affettim. Evimize geri gel…” Geçenlerde bir torun 80 yaşındaki babaannesinden dert yanıyordu televizyonda: “Maaş kuyruğunda biriyle tanışmışlar. Babaannem bohçasını toplayıp adama kaçtı. Bari nikah yapsalar da şu yaştan sonra dost hayatı yaşamasa…” Her fırsatta aile yapımızla övünürdük. Haklıydık da… Ama geldiğimiz noktaya bakın… Vıcık vıcık ilişkiler, hoplayan dedeler-zıplayan nineler, kocaya kaçan ihtiyarlar, eş aramak için televizyona çıkan 18 yaşındaki hanım kızlar, 20’lik delikanlılar, komşularıyla kaçan karısını milyonların şehadetiyle affedip ağıt yakan erkekler, zengin olduğu için televizyon binalarının önünde bekledikleri adamın arabasının önüne atlayan hanımlar… Patriğin mektubundan mıdır bilinmez ama adamların kurduğu tuzağın bir şekilde gerçekleştiğini görmek üzüntü veriyor… Umudumuz hala olsa da…

    • GAP ARENA

      17 Aralık 2009

      GAP Arena Stadımız nihayet açıldı, hayırlı olsun…


      Tam tamına 30 bin kişilik bir görkemli yapı. 30 bin kişinin ne demek olduğunun kavranması için bir bilgi vereyim: Ankara 19 Mayıs Stadı’nda 20 bin küsür kişi maç seyredebiliyor. Yapımına 1992 yılında başlanmıştı. Dile kolay 17 yıl geçmiş. Kısaca o sene ilköğretim okuluna başlayan bir gencimiz şimdi diş hekimi… Komik değil, trajik bir durum. Ama stadla ilgili bir hiç noktayı hiç unutamadım. Stadın yapılması gündeme gelmişti o yıllarda. Urfamızın bir basamak daha yukarı çıkabilmesi açısından her yatırım gibi bu da çok önemliydi… Derken ufuksuz bir insan, milletvekili sıfatına sığınarak bombayı patlattı: “Urfa ne yapacak 30-40 bin kişilik stadı? Dolar mı hiç? Kim gidecek de maç seyredecek canım…” Burada adı önemli olmadığı için yazmıyorum milletvekilini, ancak zihniyet çok önemli… Birincisi şehrini tanımamışsın. Nereden belli? Bak açılış maçı tıklım tıklım ve hatta bir o kadar taraftar da dışarıda… İkincisi, siz hiç böyle önemli yatırımları memlektine çok gören bir siyasetçi duydunuz mu? Bazı kişiler var, 50 km. yanında havaalanı olmasına rağmen şehrine havaalanı izni almaya çaba sarfediyor. Sizinkiyse bir stadı çok görüyor. Aslında belki tam bu bile değil… “Küçük olsun, benim olsun” derdinde insanlar. “Büyük olsun, hepimizin olsun, bu gururu da gücü de hepimiz taşıyalım” diyendir adam gibi siyasetçi, adam gibi hemşehri. Urfamızda bırakın stadı ne yapılsa hakkıdır. O kadar çok gencimiz var ki, spora da ihtiyaç duyuyor, okula da, kütüphaneye de, fabrikaya da, iş alanlarına da, kurslara da ihtiyaç duyuyor. Urfa büyük olsun… Urfa çok büyük olsun… Gençlerimize herkes imrensin… Hem gençlerimiz buna layıktır. Ve artık Urfa’nın ve Urfalı’nın sırtında oturup adam muamelesi gören ama şehrine taş üstüne taş koyamayanları da, şehrimizi buna layık görmeyenleri de inanıyorum ki herkes bir tarafa yazacaktır. Hatırlayınız, bir bayram münasebetiyle yazı yazmış ve Urfa’nın Türkiye’ye örnek olmasını istemiştim. Türk-Kürt-Arap kucak kucağa birlik olalım ve memleketimiz için, şehrimiz için, kasabamız için yan yana gelelim istemiştim. İşte bu GAP Arena Stadı’nı biraz da böyle görüyorum. Ufku dar, şehrini ve insanını sevmeyen insanlara rağmen elele gelinerek bu büyük eser bitirildi. Valimiz Sayın Nuri Okutan Bey şehrimizde oldukça yeni olmasına rağmen taşın altına elini sokuyor biliyorum. Açılışın kendi dönemine rast gelmesini de bu sevginin karşılıklığına veriyorum. Şehrimiz de kendisini çok seviyor. Gençlik ve Spor İl Müdürü Sayın Hakan Altu Bey’in de çok gayretli çalıştığını biliyorum. Kulüp Başkanımız Sayın Habip Aslan’ı da unutmamak gerek elbette… Sağolsunlar… Emeği geçen herkesi kutluyorum. Açılış maçında İskenderunspor’u 3-1 yenen takımımızı da tebrik ediyorum. Başarılarının devamını diliyorum. Urfa’nın iyiliği önde gelir, ufkumuz da yolumuz da açık olsun… Mesele GAP Arena Stadı değildir. Bugün olmasa yarın açılırdı… Mesele adamlık arenasıdır ki bu kendi insanına en iyiyi layık görmekten geçer… Biz çok sahte gladyatör gördük…

    • ÖZGÜVENLİ, KIPIR KIPIR TÜRKİYE

      02 Kasım 2009

      Hükümeti eleştirdik yeri gelince bunu biliyorsunuz. Hatta son örneği Kürt açılımı dedikleri projeydi. Yoksulluk konusunda yeterli mesafenin alınamadığını, işsizlikte geri gidildiğini hep yazdık.


      Ama bu yazımda güzel olan gelişmelerden bahsetmek istiyorum. Bir yandan “umut” namına, bir yandan “hakkaniyet” namına… Farkındasınız mutlaka, Türkiye dış ilişkilerinde kabına sığmıyor… Hareketli, kıpır kıpır… Dünyada bir şeyler oluyor ve Türkiye bu hareketliliğin baş müsebbibi… Yeni eksenler, yeni ittifaklar, yeni barışlar, yeni dengeler… Kabaca 10 yıl öncesine gittiğimizde görülen tablodan eser yok sanki. Bir numaralı müttefiklerimiz ABD ve İsrail, fotoğraf da şuydu: ABD Başkanı yayılmış oturmakta, bizim başbakanımız ayakta elleri saygıyla bağlı… İsrail’in mazlum Filistinlilere yapıp-ettiklerini bütün dünya kınadığında bile lafı kırk kere çevirip sonunda sesini çıkaramayan ülkeyi hatırlıyor musunuz? Şimdi durum değişiyor… Türk Cumhurbaşkanı Beyaz Saray’ın bahçesinde iki eşit olarak yer aldığı ABD Başkanı’nın yanında yerli-yabancı basın mensuplarına (çok iyi İngilizcesi olduğu halde) Türkçe hitap ediyor. Tezkereler (hatta hükümet desteklediğinde bile) TBMM’nin özgür iradesinde takılıp kalıyor. Okyanus ötesinden bir tazyik geldiğinde hemen bizim makamlarımız “kararlarımızı kendi başımıza aldığımız” hatırlatılıyor. Tatbikat (hem de ikili olmayan tatbikat) iptal ediliyor, Davos’ta fırçalanmak istenen Türkiye Başbakanı oyunu tersine çeviriyor, Filistin gibi yakın durmanın pratik hiçbir faydası olmayan bir ülkeye “hak namına” arka veriliyor… Ya dünkü düşmanlarımız? Sınırına kadar gidip (haklı olarak) tehdit ettiğimiz ülke Suriye ile vizenin kaldırılmış olmasını önemsiz kılacak bir girişimle “ortak bakanlar kurulu toplantısı” yapılıyor. Hep sıkıntı veren Irak ile de durum aynı… Biraz dikkat edilip kamuoyu iyi bilgilendirilirse iyiliklere gebe olabilecek Ermeni girişimini de eklemek lazım. Diğer komşularımızla da bahar havası yaşıyoruz. Yunanistan’ın yeni başbakanı tıpkı ABD Başkanı gibi soluğu Türkiye’de almadı mı? Bulgaristan AB ile ilişkilerde destekçimiz. Azerbaycan birkaç yanlış anlama hariç söylemden öte gerçekte de “bir millet iki devlet kardaş”ımız… İran bütün dünya ile problemliyken Türkiye’nin dostluğunu görüyor ve mukabelede bulunuyor. İran-Suriye-Irak… Sadece bu üç devletle son iki hafta içinde yüzlerce, evet yanlış okumadınız, yüzlerce anlaşma imzalandı… Azerbaycan ile BTC boru hattımıza ilaveten; Ruslarla güney akım, AB ile Nabucco, enerji nakil hatları anlaşmaları bitti bile… Türkiye Başbakanı, “Lübnan’da hükümet filanca zamanda açıklanacak” diyebiliyor artık… Almanya’da kurulacak olan koalisyon hükümeti konusunda partilerin neredeyse bağlarını koparacak olan Türkiye’ye bakış açıları değil miydi? Türkiye, BM Güvenlik Konseyi’nin “geçici” üyesi olarak daimi üyelerden çok daha fazla işler yapmadı mı? Doğruları söylemek, yeri gelince eleştirmek ama yeri gelince “hakkı teslim etmek” vicdanı olan ve memleketini seven herkesin boynunun borcu olsa gerek. Artık Türkiye’nin “kendi” gazetelerinin devleti-milleti “falanca kızıyor haa” diye korkutmadığı, birilerinin maşası olan ipi dışarıda bazı belli tiplerin “şöyle yaparsak filanca bizi cezalandırır” demediği, (doğrusuyla-yanlışıyla) yeniden kendi kararlarını veren bir ülkeye doğru yelken açtık. Bu gidiş hükümet kim olursa olsun artık değişmez. Evcilleştirilmiş arslanın dişine çiğ et değmesi gibi dünyaya hükmeden milletimizin dişine “büyüklük-özgürlük-özgüven” değdi… Emeği geçen herkese teşekkürler… Özlemişiz… Şimdi size değişik coğrafyalardan nasıl göründüğümüze dair bazı yabancı gazetelerden yorumlar aktaracağım ve “daha büyük bir Türkiye” duamla bitireceğim: El Hayat (Londra-Arapça) – Ortadoğu Türk Çağına Giriyor The Politico (ABD Temsilciler Meclisi Gazetesi) – Ciddi Türk Diplomasisi… Burada, Obama yönetimi için önemli bir ders yatıyor. ABD artık Orta Doğu'da siyasi ve ekonomik sonuçları belirleyici gereçlere sahip değil. Eğer, Washington bu kritik bölgede ABD çıkarlarını korumak ve geliştirmek istiyorsa, bunu ciddi bir diplomasi yoluyla -gelişen güç dengelerine saygı göstererek ve başkalarının çıkarlarını göz önünde bulundurarak- yapmalıdır. Böylelikle ABD'nin çıkarlarına da saygı gösterilecektir. Türkiye'nin Orta Doğu politikası bu diplomasinin nasıl uygulandığının değerli bir örneği. The Economist (İngiltere) - Erdoğan'ın danışmanlarından biri ise Türkiye'nin bölgedeki liderlik konusunda giderek artan güvenini ortaya koyacak şekilde daha da açık konuşuyor: "Biz çatışmanın seyrine göre İsrail ile ilişkilerimizi koşullandırıyoruz. Aslında Batı'nın yapması gereken şey de bu. Arab News (Suudi Arabistan) - Osmanlı İmparatorluğu neredeyse yüz yıl önce yıkıldı, arkasından pek de ağlayan olmadı ama ülke Orta Doğu ve Müslüman dünyasında itibar gören liderliğinin tadını çıkarmayı sürdürüyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ülkesine duyulan bu sevgi ve saygıyı siyasi cesareti ve dürüstlüğüyle defalarca haklı çıkardı. El Şark (Katar) - Dünya ve Türkiye değişiyor, ancak bazıları Türkiye'yi hâlâ İsrail ve ABD'ye bağlı bir "muz cumhuriyeti" olarak görmektedir. Yoksa bunlar Türkiye'nin böyle olmasını mı istiyor? Fınancıal Tımes (İngiltere) - Avrupa geçmişe takılıp kalırken Türkiye doğuya yöneliyor Neue Zürcher Zeitung (Almanya) - Doğuya 'neo-osmanlı' atılımı. Türkiye yeniden bölgesel güç haline geliyor. Geçen yıl ırak, suriye ve arap körfez ülkeleriyle yoğun siyasi ve ekonomik işbirliği başlatan Türkiye, İran ve İsrail'in yanında, bölgesel güç konumuna geliyor. The Guardian (İngiltere) – Türkiye, Müslüman dünyasına önderlik ediyor. Ankara, komşularıyla ve komşuları arasındaki ilişkileri düzeltti.

    • GENÇLERLE BİRLİKTE

      17 Ekim 2009

      Geçtiğimiz iki haftayı mübarek belde, şehrim, memleketim "Şanlıurfa"mda, "Şanlıurfamız"da geçirdim...


      Nedendir bilmem, her gelişimde, daha önce ne zaman gelmiş olursam olayım memleketimi fazlasıyla özlediğimi farkediyorum. Babaocağı da, dostlarım da, akrabalarım da, büyüklerimin mezarları da burada. Her şeyden önce, ilk gençliğim, ömrümün en güzel yılları burada, Şanlıurfam'da... Gençlik demişken, sizlere ziyadesiyle mutlu olduğum üç ziyaretimi anlatmak istiyorum. Kaldığım iki hafta boyunca ilgileriyle mutlu eden genç hemşehrilerimi ben de üç ayrı mekanda ziyaret ettim. Birincisi, Alperen Ocakları'ydı. Alperenler'in düzeni, intizamı, saygıları ve terbiyeleriyle iftihar ettim. Özgür Başkanları etrafında toplanan, toparlanan genç kardeşlerimle uzun sohbet ettim. Daha ziyade sohbetimiz rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu etrafında cereyan etti. Bidiğiniz gibi rahmetli Yazıcıoğlu ile gençliklerimizin en aksiyoner yılları birlikte geçti. Zor, sıkıntılı, meşakkatli ve riskli yıllarda omuz omuza durduk ve bu birliktelik dostluğa dönüşerek rahmet-i Rahman'a kavuşmasına dek sürdü... Faydalı bir ziyaret oldu. Sevindirici ve umut vericiydi. Kendilerine başarılar diliyorum. Bu arada verdikleri hediyeyi de ofisimin duvarına astığımı belirteyim. İkinci ziyaretim Osmanlı Kitabevi'ne oldu. Gözlerinde ışık bir çok genç bu kitabevinin etrafında birlik oluşturmuş ve hayata başkışlarını birbirleriyle ve Şanlıurfalılarla paylaşmaktalar. İnançlı, dirayetli, ölçülü gençler... Yolları ve bahtları açık olsun. Gençlerle buluşma anlamında bir başka durak da Ülkü Ocakları'ydı. Ülkücü kardeşlerimi anlatmak için "bildiğiniz gibiler" demeliyim. Memleketin sorunlarıyla ilgili gençler. Onların da yolları, bahtları açık olsun. Bunlar elbette bizleri mutlu eden sahneler. Gençlerle birlikte olmak söylendiği gibi insanın enerjisini tazeliyor, umudunu pekiştiriyor. Memleketimizin geleceği bu zıpkın gibi arkadaşlarımızın omuzlarında olacak. Fakat bir ağabeyleri olarak yüzyüze konuştuğumuz şekliyle tecrübelerimi onlarla buradan da paylaşmak istiyorum. Sadece onlarla değil, bütün Şanlıurfalı gençlerle. Hatta internet sitemiz aracılığıyla bu yazıya ulaşma fırsatı olan bütün gençlerle. İlk söyleyeceğim birikimli olmalarıdır. Bilgi dağarcıklarını ne kadar yeterli görürlerse görsünler doldurmaya devam etmelerini istiyorum. Bilginin desteklediği inancın en büyük güç olduğunu bilmelisiniz. Yürekten yoksun bir bilgi de, cahilane bir inanç da sizi hedeflerinize taşımayacak. Sizleri güçlü kılmayacak, saygın yapmayacak. Bunun için neye ne kadar bağlı olmanızdan çok bağlı olduğunuz fikir sisteminin ve muarızlarınızın fikir sistemlerinin ana kaynaklarını çok iyi bilmelisiniz. Tarihinizi iyi bilin, kültürünüzü iyi bilin, memleketinizi-insanınızı iyi tanıyın, dünyanın nereye gitmekte olduğu hakkında bilginiz olsun. Diğer bir tavsiyem, inandığınız her ne ise onun temel gereklerini hayatınıza taşıyın. Yapmadığınız-yapmayacağınız-yapamayacağınız şeyleri söylemeyin. Ve söylediğinizin aksine davranmayın… Birlikteliğinizi asla kaybetmeyin. Omuz omuza vermiş iki inanmıştan güçlü hiçbirşey olamaz. Ve nihayet tavır. Tavrınızı dost-düşman bilmeli. Ama hiçbirşeyi güçlü bileklerinizle düzeltmeye kalkmayın. Allah bir daha memleketimize yaşatmasın ama bizim dönemimizle bu dönem çok farklı. Şu anda yapacağınız yukarıda saydıklarımı hayatınıza sokmanız. Yoksa memleketin başına bir hal gelecek endişesiyle sokaklara inmek, birebir müdahil olmak sizin vazifeniz değil. Sizden yaşamanızı, çalışmanızı, tahsil yapmanızı ve yarınlarda kaderine el koymanızı bekleyen bir ülke var. Bu ülkeyi sizlerden daha iyi idare edecek kimse görmüyorum. Ama bu size kendinizi yakma hakkı vermez. Devletimiz güçlüdür. Polisi var, askeri var. Başı derde düştüğünde bu kuvvetler müdahale edip asayişi sağlamakla görevli. Siz dün olduğu gibi sizi sokaklara çekmek isteyen yerli ve yabancı güçlerin ekmeğine yağ sürmeyin. Zamanında bizim "ülke elden gidiyor" diye durumdan vazife çıkararakyaptığımız destansı mücadelenin güzel yanlarını elbette bilin ve saygı duyun ama hatalarını da görün ve yapmayın. Ezcümle gördüğüm manzara beni ziyadesiyle sevindirdi. Şimdi çok daha umutluyum...

    • GERÇEK AĞA, ZAMANE AĞASI

      25 Eylül 2009

      Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un Güneydoğu Anadolu gezisi büyük yankı yaptı. Ramazan Bayramı’nda Ankara’dan bir grup gazeteciyi beraberine alan Başbuğ, Mardin’e giderek sınır karakolunu ziyaret etti, askerlerle görüştü, vatandaşlarla sohbet etti, bayramlaştı, ev ziyareti gerçekleştirdi.


      Önemli mesajlar da verdi. Ben, Genelkurmay Başkanı’nın ağzına bakan, ne diyecek diye bekleyen, gündemi ona göre belirleyen birisi olmasam da bu, saygı duymamı ve değer vermemi engellemez. Başlıca iki sebebin bu yazının konusunu belirlediğini söylemeliyim. İlk sebep, Türkiye’de Genelkurmay Başkanı’nın önemli bir insan olduğu gerçeği. Kim olursa olsun Genelkurmay Başkanlarımız da sözleri de kıymetlidir. İkinci sebep, İlker Başbuğ’un benim yıllardır işaret ettiğim, altını çizdiğim, zararlı olduğunu düşündüğüm ve anlatmaya çalıştığım feodal yapı ile ilgili görüşlerinin derinliğidir. Başbuğ, Güneydoğu ve Doğu Anadolu'daki insanların ağalardan çok çektiğini belirtmişti. "Bugün bu noktalardaysak, altında yatan temel nedenlerin bir tanesi bu. Bu zamanın ağalarından çeken insanlarımız, şimdi de siyaset ağalarından, terör ağalarından muzdarip" diye de eklemişti. Ne kadar doğru ve önemli tesbitler. Elbette şimdiye kadar siyasi hesaplarla bu çarpıklığa sessiz kalanlara baktığımda bir devlet adamının açıkça bu sözleri, bu zamanda söylemesi olayın ne denli büyük boyutta olduğunu ortaya koyuyor. Karşı çıkanlar olmuş bu sözlere. Hemen her partinin Güneydoğu kökenli siyasetçileri aşiretçiliği ağalık sistemini savunarak Genelkurmay Başkanı’nı eleştirmiş. Ağalık sistemini, feodal yapıyı ve aşiretçiliği savunanlar şüphesiz kendilerini şu anda bulundukları noktada tutan gücü ve sistemi korumak isteyecekler. O halde, “bize doğruyu söyleyenin yanında durmak yakışır” diyerek kanaatlerimi sizlerle paylaşmak isterim. Evvel emirde bilinmelidir ki, ağalık sistemi eski ağaların idare ettiği, onların anlayışına göre şekillenen ve bölgeye de ülkeye de huzur ve sükun olarak yansıyan sistem değildir ve uzun zamandır da bu böyledir. 1960’ların sonu ile 1970’lerin başında tasfiye olan (tasfiye edilen veya olmak zorunda kalan da diyebilirsiniz) ağalar adam gibi adamlardı. Gerçek ağa diyorum ben onlara. Siz “ağabey” de diyebilirsiniz. Çünkü yaptıkları, şimdikilerin patronluk veya neredeyse –haşa- yarı ilahlık taslamalarının çok dışındaydı. Gerçek ağalar yanında çalışan çoban dahil herkesin hastalığıyla, evlenmeleri veya evlilik meseleleriyle, çocuklarının bakımları, yetiştirilmeleri, eğitimleri ile dertlenen kimselerdi. Yanındakiler doymadan doymayan namuslu adamlardı. En küçük bir kanun dışılığa veya fesada izin vermeyen, haksızlıklara karşı gelen, karşı gelmekle kalmayıp eliyle müdahale ederek istikrarı tesis eden adalet timsalleriydi. Bunu yaparken merhametinden taviz vermeyen, kan bağı olanla olmayanı bir tutan ideal insanlardı. Güçlerini ve servetlerini zulme kullanmazlardı. Sonra ne olduğunu herkes biliyor aslında. Siz bakmayın üç maymun oyununun oynandığına… Kaçakçılık ve özellikle eroin ticaretinin zengin ettiği kişiler çıktı ortaya… Bu kirli para toprak alımında kullanıldı önce. Sonra paranın getirdiği güçle zulüm ortamı ve zorbalıklar aldı başını yürüdü. Bunlar kendilerini ağa sandılar. Çünkü etraflarına topladıkları korkmuş, yılmış ve alternatifi olmayan insanlar onlara “ağa” muamelesi yaptı. Sadece onlar mı? Elbette hayır… Bu işin en büyük suçlusu belki görevinin tam zıddına davranan ve bu adamlara prim veren, cesaret veren bürokratlardır. Ankara’da oturup sadece matematiksel zaferler peşinde koşan siyasetçilerdir. Bakın özellikle bölgede siyaset çarkı nasıl işliyor. İşte o noktada da kırılmalar yaşandı ve toplumsal yapı çöktü. Bölge siyaseti değişti, ekonomisi başkalaştı. Siyaset ağaları böyle türedi. Aslında siyaset ağaları taa Atatürk öldükten sonra palazlanmaya başlamıştı. El-pençe siyaseti o günlerden bu yana aynı belki de… Şimdi ağaların (daha doğrusu ağa denilenlerin) hepsi böyle değil mutlaka… Ama çoğunluğu için iyi bir tek kelime bile yazmak zor. Zulüm, baskı, orantısız güç, ölçüsüzlük, kanunsuzluk sıradan işler bu tip insanlar için… O açıdan belki de terörü besleyen, tetikleyen, toplumsal yaralar açan bu sisteme ışık tutmak isteyen Başbuğ’un sözlerini önemsiyorum. Belki ilk kez “kral çıplak” diyen bir yüksek bürokrat görüyorum. Kendisine teşekkür ediyorum… Eski ağalar veya onlardan kalanlar ne oldu diyeceksiniz? Her namuslu insan gibi kötülüğün arttığı yerlerde kabuklarına çekildiler…

    • BU BAYRAM ÇOK DAHA FARKLI OLSUN

      17 Eylül 2009

      Pek çoğumuz için hayırlar getirdi Ramazan ayı…


      İbadetler edildi, hatimler sel oldu aktı, ikramlarda bulunuldu, davetlere icabet edildi, yoksullar hatırlandı, akrabalıklar-arkadaşlıklar tazelendi, ölmüşlerin hem ruhlarına dualar hem kabirlerine ziyaretçiler akın etti, nefis terbiyesi noktasında gönüller arındı, vücutlar arındı… Gördünüz mü saya saya bitmiyor. Böyle bir zamanda ilaç gibi geldi dense yeridir… Ne mutlu bunları hissedene, yaşayana, yaşatana… Allah Teala, tekrarını görmeyi ve hakkınca yaşamayı nasip etsin hepimize. Ama bu mübarek günler de sonunda sayılıydı ve tükeniyor, yazı kaleme alındığında bayramın hemen öncesi… Bayram nedir peki? Mutlulukların zirveye vurduğu günler değil mi? Futbolcular galibiyete, öğrenciler başarılı bir imtihan sonucuna, hasretlikler ansızın bir vuslata, hatta çocuklar oyunda bir gülle kazanmaya bile “ikinci bayram” diyorlarsa böyle olmalı. Klasik sözler yazmak adetten olmuş bayramlarda. Hayır, ben bunu yapmayacağım. Fakir çocukları giydirebilecek, memleketine gidebilecek, kapısını çalana bir şeker ikram edebilecek olanlar elbette bunu yapacaklar. Herkes gücü, sağlığı ve sair imkanları çerçevesinde bayramın bu yüzünü ne yaparsanız yapın yaşayacak. Dediğim gibi, ben bunları tekrarlamayacağım. Ancak bütün bunların yerine size önemli bir hatırlatmam olacak. Bu bayram farklı olsun… İbadetlerle geçen bir ayın sonunda oruçla temizlenmiş ve tazelenmiş gönüllerimizle birbirimize daha önce hiç olmadığı kadar içten sarılalım. Daha önce hiç gezmediğimiz kadar hane gezelim. Daha önce sıvazlamadığımız kadar çocuk sırtı sıvazlayalım. Daha önce hiç almadığımız kadar gönül alalım. Görüyorsunuz, düşmanlarımız boş durmuyorlar ve aramıza nifak sokmak istiyorlar. Bunu “hiç yapmadıkları kadar” sık ve yoğun yapıyorlar. Bizi birbirimizden ayrı gayrımız varmış, yek diğerimiz üzerinde tahakküm kurmuşuz, ortak bir tarih yaşamamışız, aynı secdeye yan yana baş koymamışız, aynı makama el açmamışız, aynı savaşlarda yan yana şehit düşmemişiz, birbirimizin kızlarını alıp vermemişiz gibi bir bilince sürüklüyorlar. Türk, -haşa- Kürt kardeşine kem bakmış havası oluşturuyorlar… Adam olana kim kem bakacak, memleketini sırtından hançerlemeyene neden kin beslenecek? Teröristler kahrolmalıdır ve mutlak cezalandırılmalıdır diyen bizim gibi insanları Kürt düşmanı ilan etmeye kalkışanların anlamadığı ve ilanihaye de anlayamayacağı şey, vatanına-devletine-milletine-ordusuna yürekten bağlı Kürt sayısı; hain olan, memleketini bölmeye-devletini yıkmaya kalkanların kat be kar üzerinde olması. Biliyorum, şimdi diyeceksiniz ki, “Sayın Başkan, zaten biz etle tırmak gibiyiz. Zaten canız, biriz… Zaten sarılmaktayız hep…” Olsun… Bu bayram daha fazlası gerek. Dün devlet televizyonu kuruldu, bugün özel televizyon izni çıktı, yarın üniversitelerdeki Kürtçe konusu netleşecek. Öbür günün ne getireceği ise tamamen hayal gücünüze kalmış. Fazla olsun ki, bölücülük ve ihanet namına insanlarımızın kulaklarına sürekli fısıldayan şeytanların umudu tamamen yok olsun… Hep birlikte bir yumruk olmak için daha güzel bir gün düşünemiyorum. Bu arada yazının kaleme alındığı saatlerde gelen ve Suriye ile aramızdaki vizenin kaldırıldığına ilişkin haber gerçekten bayram sevincini artırmış oldu. Bu haberi önemsememin sebebi yıllardır özellikle Akçakaleli hemşehrilerimin akrabalarının Suriye’de ve Suriye’de yaşayan bazı Arap kardeşlerimizin akrabalarının da Şanlıurfamız’da olmaları sebebiyle yaşanan sıkıntının bitmesi. Bundan böyle insanlarımız karşılıklı daha rahat bir biçimde akrabalarıyla görüşecekler. Hayırlı olsun diyorum.

    • AÇILIMIN NERESİ DOĞRU

      29 Ağustos 2009

      Şimdilerde Hükümetin garip bir planıyla karşı karşıyayız.


      “Kürt açılımı” diyorlar adına, daha doğrusu öyle diyorlardı ama tepkiler üzerine adını değiştirdiler. “Demokratikleşme süreci ve kardeşlik projesi”ymiş üzerinde çalıştıkları... Demokratikleşme bu ülkeye şart, ama tüm ülkeye. O halde belli bölgede ve belli insanlar için yapılan çalışmanın demokratikleşmeyle ilgisi olamaz. Belki pozitif ayrımcılık olur ki, devlet bunu sadece ekonomik anlamda zaman zaman uygulayabilir. Kardeşlik kısmına gelince... Zaten hasım olan hasımdır. Şimdiye kadar bir Türk'ün dostlarını seçerken Kürt olmamasına dikkat ettiğine rast gelmediğim gibi, bir Kürt'ün de dost belirlerken etnik kimliğini önemsediğine şahit olmadım. Hatta hatırlıyorum ki, ziyaretimize Kürt ve Arap dostlarımız geldiğinde evimizin en güzel köşelerinde en iyi biçimde ağırlar, koyun koyuna uyurduk. O kişilerle, o kardeşlerimle hala görüşmekteyim. Bu dostluk kimsenin tekelinde olmadığı gibi yani, bunu kimsenin bozamayacağı gibi zorla da kardeşlikler oluşturulamaz. Eğer bir kişi “Ben Türkleri düşman görüyorum” diyorsa, bunu başka bir mantıkla izole etmek mümkün değildir ve olmayacaktır. Şimdi bazı kanaatlerimi paylaşmak istiyorum: 1. Bu meselenin adı doğru konmadan çözüm üretilemez. Dost-düşman bilsin ki bu meselenin adı “Kürt meselesi” değildir ve bunu böyle söyleyenler en hafif ifadesiyle cahildirler. Aralarında safı, kandırılmışı, densizi ve haini de vardır. Çünkü bu meseleye “Kürt meselesi” adını koyabilmek için herhangi bir kişinin sırf Kürt olduğu için dayak yemesi, öldürülmüş olması, bir yerden bir yere seyahat edememesi, bir yereden bir yere yerleşememesi, bir yerden bir yere yatırımını taşıyamaması, pasaport alamaması, düğününde istediği türküyü söyleyememesi, çocuğuna istediği adı koyamaması, seçememesi, seçilememesi, okuyamaması, diploma alamaması vs. gibi olayların yaşanmakta olması gerekir. Var mıdır böyle olayları bilen? Var mıdır böyle hadiseleri işiten? Ben ne gördüm ne duydum... Mesele, Kürt meselesi değil “bölücülük, asayiş ve ihanet” meselesidir. 2. Bu açılım bir affı asla gündeme taşıyamaz. Ne adla ne açılımı yapıyor olursanız olun, askerimizin, polisimizin, jandarmamızın, öğretmenimizin, mühendisimizin, (çoğu bölge insanı olan) gül gibi çocuklarımızın-gelinlerimizin, yaşlı kadın ve erkek büyüklerimizin kanına giren; Kürt ve Türk demeden ölüm kusanların affedilebilmesi mümkün değildir. Kimse kimsenin kanını hiçbir şekilde bir başkasına helal kılamaz. Bu devlet bile olsa böyledir. Ama istisnalarıyla yürüyen af müessesesi onbinlerce kişinin kanı sözkonusu olunca imkan dairesinden çıkar. 3. Terör ve bölücülük meselesi bugün çıkmış bir mesele değildir ve bundan sonra da sürecektir. 200 yıllık İngiltere ve ABD başta olmak üzere emperyalist zihniyet eliyle gelenekselleşmiş kanlı bir tiyatrodur. Gerekli önlemler alınmazsa şimdi PKK olarak ortaya çıkan kanlı katiller, dün dedelerinin yaptığını yarın bir başka adla yapacaklardır. Size bazı bilgiler vermek istiyorum. Aşağıda bugüne dek bölgedeki emperyalist devletlerin desteklediği isyanlar ve başkaldırıları sıralayacağım. Bakın ve ibret alın… Bakın ve dünden bu güne değişen ne var görün… Bakın ve hafızanızın bir köşesinde meselenin esas şablonu belirsin: Babanzade Abdurrahman Paşa isyanı (1806- Musul) Babanzade Ahmet Paşa isyanı (1812 – Musul) Zaza isyanı (1820) Yezidi isyanı (1830- Hakkari) Şerefhan isyanı (1831- Bitlis) Bedirhan isyanı (1835- Botan) Garzan isyanı (1839- Diyarbakır) Ubeydullah İsyanı (1881- Hakkari) Bedirhan Osman Paşa ve kardeşi Hüseyin Paşa isyanı (1872-Mardin-Cizre) Bedirhan Emin Ali isyanı (1889- Erzincan) Bedirhaniler ve Halil Rema isyanı (1912-Mardin) Şeyh Selim Şehabettin ve Ali isyanı (1912- Bitlis) Koşgari isyanı (1920- Koşgiri) Nasturi isyanı (1924- Hakkâri) Jilyan isyanı (1926- Siirt) Şeyh Sait isyanı (1925- Bingöl-Muş-Diyarbakır) Seit Taha ve Seit Abdullah isyanı (1925-Şemdinli) Reşkotan ve Reman isyanı (1925- Diyarbakır) Eruhlu Yakup Ağa ve oğulları (1926-Pervani) Güyan isyanı (1926-Siirt) Haco isyanı (1926- Nusaybin) I. Ağrı isyanı (1926) Koçuşağı isyanı (1926- Silvan) Hakkâri-Beytüşşebab isyanı (1926) Mutki isyanı (1927- Bitlis) II. Ağrı isyanı Biçar harekâtı (1927- Silvan) Zilanlı Resul Ağa isyanı (1929- Eruh) Zeylan isyanı (1930- Van) Tutaklı Ali Can isyanı (1930- Tutak-Bulanık-Hınıs) Oramar isyanı (1930- Van) III. Ağrı harekâtı (1930) Buban aşireti isyanı (1934- Bitlis) Abdurrahman isyanı (1935-Siirt) Abdulkuddüs isyanı (1935-Siirt) Sason isyanı (1935-Siirt) Dersim isyanı (1937-Tunceli) PKK terörü (1984- Devam ediyor) Bunların hiçbirisi masum eylemler değildir. Pek çoğunun dini bir hassasiyet taşıyormuşçasına kamufle edilmeye çalışıldığı, bazısının onlarca; bazısının binlerce hayata malolduğu unutulmamalıdır. Ezcümle kimse vatanı tek kalemde kurtarmış havalarına girmesin. Adaleti sarsmasın. Memleketimizden ve milletimizden başka hiçbir şeyimiz yok. Bölgenin hakiki problemi hukukun halen oralara yerleştirilememiş olması ve feodal yapının belinin kırılması bir yana, çeşitli uygulamalar ve oy kaygılarıyla güçlendirilmiş olmasıdır denilse abartılmış olmaz. Halen kendi vatandaşlarına Türkçe öğretememiş, hatta bunun için gayret etmemiş idarecilerin gafletleri de cabası…

    • AKRABALIK İLİŞKİLERİ AMA NASIL

      18 Temmuz 2009

      Mübarek üç ayların içindeyiz, hepimize hayırlı olsun…


      Onbir ayın sultanı ramazan da bu üç ayın en sonuncusu, en kıymetlisi şüphesiz. Biliyorsunuz ki, ramazan denince akla oruç gelir. Oruçtan sonra bu bereketli ayın en belirgin vasfı yardımlaşma duygularının zirve yapmasıdır. Çünkü ramazan, kalplerimizi de yumuşatır. Bütün Cuma hutbelerinde Nahl Suresi’nin 90. Ayeti okunur. Bu Ayet-i Kerimede Cenab-ı Allah insanlara, “adaleti, ihsanı, akrabalara yardım etmeyi” emrederek, çirkin işlerden, kötülüklerden ve zorbalıklardan” sakınmayı öğütler. Biz bugün akrabalık bağlarının ne denli zayıfladığından ve yakınlıklıkların ne derece köreldiğinden şikayetçi olarak bu konuya değineceğiz. Allah’ın insanlara verdiği en büyük nimetlerden olan akrabalık bağları günümüzde artık pek iltifat görmüyor. İnsanlar anne ve babadan kaynaklanan bağlarla ilintili olduğu dede, nine, amca, dayı, hala, teyze ve onların çocukları bir tarafa kardeşlerine; hatta asla “of bile” denmemesi emredilen anne babalarına dahi ne kadar uzaklar değil mi? Günümüzde bayramlarda bile açılmayan akraba kapıları ne kadar çoğaldı… Annelerini, babalarını “yeter ki benden uzak olsunlar” diye huzurevlerine tıkan evlatlardan kendi milletine, çocuklarına ne kadar hayır gelir diye düşünmeden edemiyorum. Bunu söylerken, şu veya bu sebeple haber bültenlerini dolduran ebeveyn katillerini saymak bile istemiyorum. İlminin güçlü yanlarını alacağımıza, Batının kültürünün en zayıf noktalarını dikte etmekte zerre kadar tereddüt etmeyenleri bile çıldırtacak düzeyde ilerleyen benzeri olayların sonunu düşünmek bile istemiyorum. Zaman zaman büyük şehir, zaman zaman başka isimlerle hoş görmeye alıştığımız aile içi kopukluklar, zulümler maalesef artık ülkemizin en muhafazakar, en bozulmamış, en sağlıklı yörelerinde bile almış başını gidiyor. Eskiden saygısızlık etmemek için bir kelime on kere tartılırken şimdi gençlerin ne saygısı, ne ölçüsü, ne korkusu var. “Dışarı çıkmasına izin vermeyen annesini bıçakladı…” “Miras kavgası ölümle sona erdi…” “Kardeş çocuklarının kanlı hesaplaşması…” Okuduklarınız ne yazık ki herhangi bir gazetenin, herhangi bir nüshasında karşınıza çıkabilecek başlıklara birkaç örnek. Her gün gazeteler, bültenlerinde televizyonlar benzer birkaç haberi sunuyor. Akrabalık ilişkileri yakınlık derecesi ne olursa olsun ciddi şekilde hasar görmüş durumda… Kan bağı vesilesiyle kurulan yakınlık o kadar önemli ki, Kadir Gecesi’nde affedilmeyecek çok az insandan birisi akrabalık ilişkilerini tazelemeyenler değil mi? Sağlıklı bir ülkenin sağlıklı milleti olması aile ve akrabalık bağlarının sıkılığıyla ne kadar ilişkili düşünen insan için… Akrabalık ilişkilerinin ne durumda olduğu konusunu özellikle memleketimizde yaşanmış, yaşandığını gördüğümüz veya yaşandığı söylenen örneklere dikkat ederek anlayabiliriz. Dedikodu, fitne, fesat, kimseyi beğenmeme, doyumsuzluk zannediyorum sizlerin de farkettiği olumsuzlukların körükleyicisi olsa gerek. Bunun yanında geçim zorlukları sebebiyle birbirlerinden ayrı düşen, sosyal gelir farkı sebebiyle uzaklaşan aile bireyleri için akrabalık, önem sırasını gittikçe daha da kaybediyor. Dilerim ki, yardımlaşmayı ve yakınlaşmayı telkin eden mübarek günler, milletimizin bekasının esas sebebi olan akrabalık ilişkilerini yenilememizi sağlasın.

    • HİCAZ İZLENİMLERİ

      06 Haziran 2009

      Allah kabul buyurursa, geçtiğimiz günlerde umre vazifesi münasebetiyle mukaddes toprakları ziyaret ettim.


      Bu yazı vesilesiyle Allah’ın evine ve Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hane-i saadetine misafir olmayı her Müslüman kardeşime diliyorum. Bu arada da ömrümün en heyecanlı, en değişik, en keyif veren ziyaretiyle ilgili izlenimlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Vurgulamam gerekiyor ki, kesinlikle umre ve hacc vazifeleri genç yaşta yapılmalı. Daha ihtiyarlamadığım halde zaman zaman “Keşke daha önce gelseydim” dediğimi hatırlıyorum. İçinde bulunduğum yaş henüz ortayaş sınıfında sayılsa bile daha gençken, sağlığım daha elverişliyken gelmiş olmayı çok isterdim. Bu mukaddes vazifeye ve Allah’ın evini ziyarete niyetlenecek olanlar bu ikazımı dikkate almalı. Söyleyeceğim diğer bir husus ise kesinlikle oralardaki yerleri, mekanları, kişileri ve olayları; kısaca İslam tarihini bilerek gitmenin anlatılmaz keyfi. Benim nacizane o konuda kısmetim varmış ki, daha önceden edindiğim bilgiler gittiğim heryerde işime yaradı. Bir mescide girdiğinizde, bir beldeye uğradığınızda orada nelerin yaşandığını biliyor olmak etkiyi daha artıyor. Bir mekanda bulunurken orada Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) şu vakit filanca hadiseyi yaşadığını düşününce anlatılmaz hisleri yaşıyorsunuz. Orada daha iyi gördüm ki, İslam’ı milletimiz çok güzel yaşıyor. Diğer milletlerin algısına, saygısına ve anlayışına kem söz etmek istemiyorsam da bunu söylemeyi bir borç olarak görüyorum. Bizim insanımızdaki heyecan, istek ve saygı derecesini (oralara gidenleriniz de bileceklerdir) diğer Müslüman kardeşlerimizde göremedim. Bunu iki tarihsel hatıranın yanı sıra bizzat yaşadığım olayla da pekiştirebilirim. Hatıraların ilki, Suudların Beytullah’ı beton yığınları içinde neredeyse görünmez kılacak ve –haşa- gölgede bırakacak kadar yüksek ve ihtişamlı sarayları… Allah’ın evine tepeden bakmayı tercih eden Suudi Arabistan idarecilerinin tersine, atalarımızın Kabe’nin etrafına bıraktıkları hatıra yapılarda Mukaddes Ev’in boyunu geçmemeye özen gösterdiklerini gördüm ve iftihar ettim. Zaten Türk eserlerinin çok büyük kısmı yerle bir edilmiş. Çok az Türk izi bırakılmış. Ve ne mutlu ki, bunların her birinde sadelik ve zarafetiyle saygıyı, sevgiyi izleyebiliyorsunuz. İkincisi, Medine’de bulunan Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Ravza-i Mutaharra’sının tamir edilmesi aşamasında, Efendimiz’in (s.a.v.) maneviyatının rahatsız edilmemesi adına taşların Ravza’dan kilometrelerce uzakta kesilmesi ve getirilen malzemeleri taşıyan trenin raylarının 5 kilometre hasırlarla kaplanması olayı… İşte biz, böyle ince, böyle edepli ataların çocuklarıyız… Bir Türk olarak iftihar etmemek elde değil… Kendi yaşadığımsa, gideceğimi duyan yüzlerce dostumun hemen hepsinin oralara selam ve dua göndermeleridir. Bu kadar sevgi başka nereye duyulmuştur, bilemiyorum… Parantez içinde onlara da ricalarını yerine getirdiğimi, Kabe’de ve Peygamberimiz’in (s.a.v.) istirahat ettiği Ravza’da onların da birgün gelmeleri için niyazda bulunduğumum anlatmak istiyorum. Yukarıda daha önceden gitmiş olmayı dilediğimi belirtmiştim. Burada da diyorum ki, “tekrar gitmeyi arzuluyorum”… Evet, oraları gören gözler tam da anlatıldığı gibi sürekli gitmeyi istiyor. Huzur beldeleri bizlere, (aslında daha çok) bizler oralara hasretiz. Aklıma yapılan turistik seyahatler geldi Hicaz’da bulunduğum zamanda. “Keşke” dedim yine, “Keşke insanlar dinlenmek ve huzur bulmak için Marmaris, Alanya, Bodrum seyahatleri yapacaklarına buralara gelseler…” Bunun sebebini anlamak zor değil. Hem daha fazla huzuru buluyorsunuz, hem de daha ekonomik. Diğer yandan Allah’ın evinde ibadet etmek ve O’na yakın olma duygularını tadıyorsunuz. Yaşadıklarıma ilişkin çok fazla anlatılabilecek husus yok. Çünkü, Kabe’yi ilk kez görmenin, onun dibinde namaz kılıp dua etmenin, zemzemle abdest almanın, dünya itiş-kakışından uzak Yaratıcı’nın misafiri olma duygusunun bire bir yaşanmadan nesi anlatılabilir ki? Şu kadarını söyleyeyim ki, hayatımda hiç yaşamadığım duyguları tattım orada. Dostlarım, kardeşlerim, ülküdaşlarım Cennetmekan Muhsin Yazıcıoğlu ve Abdullah Çatlı’yı Allah’ın evinde hürmet ve özlemle yaddetmek ve onların ruhlarına dua göndermek de varmış nasipte… Diyanetişleri Başkanlığı’na da teşekkür etmek istiyorum. Artık rahat ve bilinçli vazife yapılıyor. Bizden önce gidenlerin “bir odada 30 kişinin kalmak durumunda olduğu” vs. şeklinde anlattıkları olumsuzluk bitmiş. Sorunsuz bir organize gerçekleştirdiler. Gitmeye niyetli olanlara duyrulur… Son söz olarak da, dostlarımın ve okurlarımın bundan böyle yazılarımı daha düzenli olarak takip edebileceklerini belirtmek istiyorum.

    • BAYRAM,ÇAMUR GÜREŞİ,DEVLET BAHÇELİ

      29 Ağustos 2008

      Değerli hemşehrilerim,


      Mutad hale gelen yazılarım, malumunuzdur ki, uzun sayılabilecek bir zaman aksadı. “Haydi Başkan artık yazılarının devamını geciktirme” diyen kardeşlerim de oldu; “bizi ihmal ediyorsun” şikayetinde bulunan da… Siz değerli hemşehrilerimle olan gönül bağımız ve iletişim köprümüz olan yazılara ne kadar önem verdiğimi beni tanıyanlar bilecektir. Hemen şunu söyleyeyim ki, yazılarım hayırlı bir çalışma yüzünden aksadı. Bir kitap çalışması yaptık bu süre içinde. “Meseleler-Çözümler-Türkiye” adlı kitabımızda ülkemizin terörden dış politikaya, siyaset kumpaslarından seçimlerin analizlerine kadar pek çok meselesine değindik. Nihayet ramazan ayı içinde çalışmalarımız sonuçlandı ve kitabımız özellikle büyük kitabevleri ve internet kitapçılarında okurun beğenisine sunuldu. Dilerim bir hizmetimiz olmuş, tarihe kendimizce ve ülkemiz adına bir not düşmüş oluruz. Bu arada ilk gelen tepkilerin son derece cesaret verici ve övgü dolu olduğunu da belirtmeliyim. Değerli hemşehrilerim, Yakın zamanda ülkemizin gündemi ardı ardına ciddi iddialar, davalar ve tartışmalarla yoğun bir şekilde meşgul edildi. Bunlardan birisi Deniz Feneri Almanya davasıydı ve mahkumiyetle sonuçlandı. Şimdilik Türkiye organizasyonu ile ilgili bir gelişme yok ancak savcının Almanya’dan dava dosyasını istediğini biliyoruz. Ümit ederim ki, fakir-fukaranın iki lokmasına göz diken kim varsa ortaya çıkar ve layık olduğu cezayı alır. Ve daha çok ümit ederim ki, ülkemizdeki Deniz Feneri organizasyonda bir suiistimal yaşanmamıştır. Zira insanların birbirlerine sahip çıkma duygularının büyük oranda zarar görmesi sözkonusu olacaktır ki, bu, hırsızlıktan bile kötü sonuçların yaşanması demektir. Bunun haricinde “baron”, “müfteri”, “rüşvetçi”, “komisyoncu”, “ihale mafyası”, “soyguncu” kavgaları var. Bir kısmı maalesef yüce Meclis’in çatısı altında gerçekleşen bu tatışma ve çirkin kavgaların akibetinin nereye gideceğini kim biliyor? Şaban Dişli meselesi belki istifayla sonuçlandı ama diğer kavgalar ortada kaldı. Şimdi herkes pürdikkat soruyor: Meclis’te bir baron var mıdır? Varsa bir takibata uğrayacak mıdır? Yok eğer iddia iftiradan ibaretse, “müfteri” cezalandırılacak mıdır? Hırsızlık, yolsuzluk, sahte belge düzenlemek, sahte belgeleri Meclis çatısı altında dağıtmak, uyuşturucu kaçırılmasına göz yummak-alet olmak… Türk siyasetinin geldiği yeri göstermesi açısından akıl almaz iddialar. Bu bir “çamur at izi kalsın” yarışı değilse –ki o halde suçlamaların gerçek olması gerekir- derhal harekete geçilmesi lazımdır. Yok eğer iftira kampanyalarının, birbirinin rövanşı olacak şekilde ihdasıysa, o zaman da en hafifinden milletimiz cahil yerine konuyor demektir. Ezcümle her hali ayıplı, her hali utanılacak bir gündem... Bu çamur güreşine, pislik banyosuna hiç girmeyerek milletin haklarını koruma noktasında gözlemci konumda bulunan MHP ve lideri Devlet Bahçeli’nin, kavgadan siyasi rant elde etmek çabası göstermedikleri gibi sadece bu tavırlarıyla bile bir kere daha Türk siyaseti için ne kadar önemli olduklarını gördük. “Türk siyaseti elbet yakında seviye kazanacak” umudumuzu Devlet Bahçeli ve MHP sayesinde canlı tutmaya devam edebiliyoruz. Şimdilik böyle bir özetleme yaprak yazılarımıza dönmüş olalım. Bu vesileyle idrak etmeye başladığımız mübarek Ramazan Bayramınızı tebrik etmek isterim. Bayramın her zaman olduğu gibi hepimize hayır, huzur ve esenlik getirmesini dilerim.

    • 2007 SEÇİM YILI OLACAK

      06 Ocak 2007

      Ülkemizde ve Ortadoğu’da önemli gelişmeler yaşanıyor.Bu gelişmeler karşısında bölgesinde güçlü, insanları mutlu,ekonomisi güçlü,işsizliğin ve fakirliğin olmadığı bir Türkiye en büyük hayalimdir.


      Değerli okurlar, 2007 önemli bir yıl; Mayıs'ta Cumhurbaşkanlığı Kasım'da genel seçim var. Her alanda dürüst,doğru sözlü,gerçekten parti ve kişisel çıkarlarını memleket çıkarlarının üstünde tutmayan politikacıların yapacağı çok şeyler var. Bütün yatırımlarını bu dünyaya yapan,dünya için yaşayan,günü birlik çalışmalarla, ortalıkta dolaşıp göstermelik beyanlar bizim hiçbir sorunumuzu çözmez. Bu güne kadar çözmediği gibi… Seçilecek adaylar, vatandaşlarımıza pembe tablolar çizerek, onların mutluluklarını gelecek zamana ertelememelidir.Hele bir seçileyim, her şeyi iyi ve güzel yapacağım demek kolay ancak, üretmek ve çözmek iline,ilçesine,köyüne yararlı işler yapmak zor ve meşakkatli işlerdir. Bu zorluğa göğüs geren, fedakar, bürokrasiyi tanıyan,milli ve manevi değerlere saygılı, bugünden yarını düşünen insanlarımız ancak dertlerimize çare bulur.Bu insanları da tespit etmek siz Akçakaleli gençlerimize düşüyor. Değerli Akçakaleliler, ilimizin ve ülkemizin yürekleri yakan bir çok sorunu var..Vatandaş oğluna kızına iş,aş, yatırım, adalet, huzur, güven, sağlık ve eğitim istiyor. Ancak, gördüğünüz gibi siyasetin ve vatandaşın gündemi çok farklı. Bu farklılığı ortadan kaldırmak için, çizgisinde kırılmalar olmayan, ilkeli, bilgili, onurlu ve yürekli insanların yanında inanarak çalışmalıyız .Tabuları yıkmak sizin elinizde!

İletişim

İletişim Bilgileri

Adres: 415. Cadde 406. Sokak 2/3 Birlik Mahallesi Çankaya Ankara
Telefon: +90 (0312) 440 1111
Email: f.oncel@misiad.org.tr
Site: www.feridunoncel.com

İletişim Formu